Havucu kim yedi?

Sahnede bir oyun sergilemeye çalışıyorum, ana sınıfındaki çocuklardan da yardım alarak. İzleyenler o yaş grubu çocukları, anneleri ve babaları. Bir de öğretmenler tabii. Aslında yaygın adıyla bu bir “söyleşi.” Kitaplar üzerine yazar söyleşisi, ama işte elden geldiğinde renkli ve eğlenceli kılma çabalarım bu söyleşiyi, hele çocuklar da küçük olunca, oyuna çevirmemi gerektirdi. Haydi açık konuşalım, yalnızca onların değil, benim de eğlenmem için yaptığım bir tercihti bu.

Ve çok da eğlendim. Birkaç hafta önce Ankara ODTÜ Çocuk Yuvası’ndaki benzer bir etkinlikte de gülmüştük tabii. Çocuklar öğretmenleriyle birlikte birer çocuk kitabı hazırlamışlar ve bu kitapları sergilemişlerdi. Resimlerini kendileri yapmış, yazılarını ise onlar söylemiş, büyükler yazmıştı. Gururlanıyorlardı kitaplarıyla. Bizim gibi tıpkı.

Söyleşinin sonlarına doğru birisi sormuştu: “Kitapları nasıl yapıyorsunuz?” diye. Ben de hemen yapıştırdım, “siz bu bana gösterdiğiniz güzel kitaplarınızı nasıl yapıyorsanız aynen öyle...” gibilerden bir cevabı. “Haaa, tamam,” dedi çocuk, öğretmenlerinin ve velilerinin de izlediği küçük salonda, “Siz de annenize yaptırıyorsunuz demek ki!..”

Sözünü ettiğim kitap söyleşisi bu kez çok daha büyük bir salondaydı. Sahneye birkaç çocuk da çağırdım. Birisi anlattığım öyküdeki çocuk olacaktı. Öteki tilki, beriki de tavşan. Kardan adamın burnu kaybolup duruyor her gece... Nereye gitmiş olabilir? Tilki mi almış? Yok hayır. Almamış. Soruyorum. “Almadım!” diyor tilki rolünü verdiğim çocuk. Neden öyle diyor? Çünkü önceden, mikrofonu uzak tutarak kulağına fısıldadım, “Şimdi sana soracağım havucu sen mi aldın diye, almadım, diyeceksin tamam mı?” Başını sallıyor ve rolünü aynen oynuyor.
Tavşan rolünü verdiğim çocuğa da aynı şeyi söylüyorum: “Bak, şimdi sana soracağım, havucu sen mi aldın, diye. Almadım, diyeceksin tamam mı?”
“Tamam!” diyor başını sallayarak. Başlıyoruz. Soruyorum tilkiye: “Sen mi aldın kardan adamın burnunu? (yani havucu)”
“Hayır,” diyor tilki. “Ben almadım.”
Tavşana soruyorum:
“Sen mi aldın?” Hayır demesini bekliyorum.
“Evet!” diyor. “Tabii ki ben aldım. Çok severim ben havucu!”
Salondakiler yıkılıyor. Bense çırpınıyorum. “Yaa, hayır ama... Almadım diyecektin!”
Direniyor tavşanım:
“Ben aldım işte. Ben aldım!”

Neyse.. Sonunda ikna edip, “Tamam tamam. Havucu ben almadım!” dedirttim de, öykümüzü bitirmeyi başarıp “özgür ruhlu” oyuncumuzu sahneden sepetledim!
Amaaa, bir çocuk yazarının alabileceği en besleyici derslerden birini aldım ki, havuçta bile bu kadar vitamin yoktur!

Çocuk sürprizdir, evet. Beklenmedik bir soru.. Beklenmedik bir kahkaha veya ağlayıverme... Resim defterindeki sürpriz bir renk seçimi... Şaşırtıcı bir yorum... “Korkuyorum!” demişti çocuğun biri bir gün. “Korku da nerden çıktı şimdi?” dediğimde pencereyi göstermişti. “Oradan geldi!” diyerek. Yirmi yıldır gezdiğim okullardan yüzlerce örnek taşıyabilirim size bu türden. Çocukların bu tür şaşırtıcılıkları üzerine dünyalar kurabiliriz veya öylesine gülüp geçebiliriz de... Ama bir “çocuk yazarı” isek en azından dikkate alırız, çünkü yazdıklarımızı okumalarını istediğimiz okurlarımız çocuklar. Çocukların bu sürprizini yanlış algılamamak da gerekir tabii. Hani sıkça heveslere kapılanlar olur, bir yarışma düzenlenecek diyelim, “aman jürisi çocuklardan olsun!” Ya da, çocuklara resimlettirilen çocuk kitaplarının hazin sonuçları. Şirindir doğru, ama kitap bir sanat yapıtıdır (olmalıdır.) Sanat ise sürprizi barındırsa da bir emek, çaba ve en önemlisi bir bilinç ürünüdür, kendine özgü bir bilinç. Sanatçının bilinci...

Çocuklarının yazıp çizdiklerine meftun olan nice anne baba nasıl da hırpalanır bunun gururuyla. Ama konumuz bu değil tabii.
Bir yazar olarak çocukların karşısına çıkmanın ayrı bir tadı var muhakkak. “Hangi takımı tutuyorsunuz?” sorusundan, “Sizce yaşamak nedir?”e varan genişleyen ve yine sürprizlerle dolu bir yelpazeyle serinlerken terlediğiniz de olur, “Ben bütün kitaplarınızı okudum!” veya “Kızım sizin sayenizde kitap okumayı sevdi!” sözleri ile mutlu olduğunuz da. Ancak şu koskoca Türkiye’nin tümünü düşündüğünüzde, bu yaşadığınız ayrıcalık sizi nereye kadar gevşetebilir ki? Evet, büyük kentlerde, özellikle İstanbul’da çocuklar ve velileri ve öğretmenleri tarafından tam bir takdir edilme sarhoşluğu yaşayan şanslı birkaç çocuk yazarından biriyim, ama kitaplarımızın ülkemizin her yanına daha çok gidebilmesi, oradaki çocukların anne babalarının da, “Kızım (ya da oğlum) sizin sayenizde kitap okumayı sevdi!” diyebilmesi (bunu dedirtebilecek yazarlarımız çoğaldı artık) nasıl mümkün olabilecek? Çünkü ben, bir çocuk yazarı saflığımla söyleyeyim haydi, ülkemin kurtuluşunun buralardan geçtiğini düşünmekteyim, ne olur gülmeyin. Tabii ki “önce ekmek!” ama...

NOT: Bu yazıyı neresi için ve ne amaçla yazdığımı hatırlamıyorum. Belki bir konuşma metnidir…
TOP