Sınıfın kahkahası yağmuru bastırıyor

1961 yılı… Ağaçsız, çimenle kaplı tepeyi tırmanırken komşu kadının babama “İhtilal olmuş!” diye seslenişi üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçmiş. Hiçbir şey anlamadığım ama yıllar boyunca unutmadığım ve dönem hakkında ipucu veren tek ses kaydı bu. Oysa bunun dışında ve beni aslında daha çok ilgilendirmesi gereken birçok ayrıntı hakkında en ufak bir fikrim yok. Örneğin, o yıl okula başlamam gerektiğinin ilk kez gündeme getirildiği o anı hatırlamıyorum. Herhalde babam veya annem “Eee, artık okula başlıyorsun, haydi bakalım!” demiş olmalı diye düşünüyorum. Mutlaka bu türden bir söz etmiş olmalılar… Onlar değilse bile aynı evde yaşadığımız amcamla yengem etmiştir… Hele hele onların benden bir yaş büyük oğullarının benden bir yıl önce okula başladığı düşünülünce… “Bu sene Hüseyin başlıyor okula, seneye de sen!”
Komşu kadının “İhtilal!” haberi olanca anlaşılmazlığıyla yer etmiş belleğimde ama benim okula başlama anımla ilgili en ufak bir ipucu yok.
Okula gittiğim an… Kayıt… Hiçbiri…

Tırmandığımız tepede bir an soluklanmak için durup geriye baktığınızda gördüğünüz Küçükçekmece Gölü o zamanlar yüzülebilen, sandallarla balığa çıktığınızda dibini görebildiğiniz, çevresi ağaçlarla ve böğürtlen çalılarıyla çevrelenmiş bir göldü. Kuzeybatı kıyısındaki “Atom Enerji” santralının beyaz binasının gizemi hem biraz ürkütür hem de dev sazlıkların arasından süzülerek yakınlarına kadar sokulmayı bir maceraya dönüştürürdü biz çocuklar için.

Tepeyi tırmanırken sola doğru baktığınızda Halkalı Ziraat Okulu’nun geniş bahçesini dolduran çamlıkları, daha yakına ve aşağıya doğru baktığınızda ise taş ocaklarını görürdünüz. Ziraat Okulu’nun çamlıkları ilerki yıllarda okul pikniği için en elverişli ve yakın mekan olacak, taş ocakları ise kazılarla oluşmuş uçurumlarıyla bol tırmanmalı bir macera ortamı olarak epey ilgimizi çekecektir.

Sonradan adı Kanarya olarak belirlenen bu yeni semtin yerlileri o zaman Trakya göçmenleriydi. “Macırlar” derlerdi de ben ancak uzun yıllar sonra bu sözcüğün “Macar” filan gibi bir millet adı değil, düpedüz “muhacir” olduğunu öğrenebilmiştim. Bu göçmenlerin en gözde mesleği de “trencilik”ti. Yani Halkalı Sirkeci arasında işleyen banliyö tren hattında kondüktör, biletçi, vb memuriyetlerinden birine kapağı atmak. O sırada henüz Kanarya’nın kendi istasyonu yoktu. Tren Küçükçekmece’den sonra Soğuksu’da durur, sonra da hiç durmadan Halkalı’ya geçerdi.

Tırmandığımız tepenin en üstünde ortalarda bir yerdeki arsayı babam haftada elli lira taksitle almıştı ve hemen bir köşesine tahtadan bir baraka yapmıştı. Evimizi yapmaya başlayacak (babam her hafta biraz tuğla satın alırdı ve duvar her hafta biraz daha yükselirdi) ve ilk oda tamamlanınca oraya taşınacaktık. Çevremizdeki tek ev bir Ermeni baba ve iki kızının (Zaruhi ve Duruhi) oturduğu tenekeden yapılma bir evdi. (Böyle de Kitap mı Olur?” adlı kitabımdaki teneke ev.) Başka da bir ev yoktu. Belki uzaklarda birkaç ev, hepsi bu. Dolayısıyla da okul yoktu!

Okul yoktu ve ben okula başladım. Belki de kayıt oluşumu, babamla veya annemle okula gidişimi vb hatırlamıyor oluşum bununla ilgilidir. Çünkü ilk hatırladığım, Küçükçekmece İlkokulu’nun bahçesindeki askeri barakanın loşluğunda korku içinde tahta bir sırada oturduğum an.
Okul olmadığı için, biz “Kanaryalıların” okul çağına gelmiş çocuklarının okula başlayabilmeleri için bulunan geçici çözüm buydu. Kanarya ile Küçükçekmece arasındaki ciddi mesafeyi her sabah yürüyerek kat eder, ders bittiğinde de yine aynı şekilde geri dönerdik. Servis mi? O ne ki?

Okul benim için öncelikle korktuğum bir yerdi. Öğretmenden korkardım. Üst sınıflardan korkardım. Köpeklerden korkardım. (Okul dönüşünde o kırlardan tepelerden yapılan yolculukta sık sık karşımıza çıkarlardı.) Bu uzun yolculuk altı ay kadar sürdü. Sonra bizi Kanarya’daki kahvehanelere aldılar. (Masa sandalye olduğu için.) İkinci sınıfın ortalarına, yani Kanarya İlk Okulu’nun prefabrike binası tamamlananan dek bu böyle sürdü.

Ve ilk gün… Küçükçekmece’deki barakadaki ilk gün, yani okula başlayışımın ilk günü… Korku, endişe ve ne yapacağını bilememekten gelen binlerce kaygı. Öğretmen (Muzaffer öğretmen) basık barakanın neredeyse karanlık denilebilecek ortamında barakanın teneke duvarlarında tıpır tıpır eden yağmurun sesine karışan yumuşak sesiyle bir şeyler anlatıyor. İlerki soğuk günler için ortaya kurulmuş bir sobanın bir o yanından bir bu yanından geçip geçip duruyor. Birden yanımda oturan bir çocuk kalkıp öğretmenin yanına gidiyor. Öğretmen eğiliyor çocuğun fısıldadıklarını duymak için, sonra başını sallıyor. Çocuk dışarı çıkıp bir süre sonra geliyor.
Öteki çocuklar da bu “öncü”nün ardından çözülüyor. Sırayla, bazen ikisi üçü bir arada gidiyorlar öğretmenin yanına. “Örtmenim çişim geldi!”

Ancak ben aynı şeyi yapamıyorum. Utangaçlığımı ve korkaklığımı yenip de yerimden doğrulup öğretmene doğru yürüyüp… Hayır, bunu düşünmekten bile korkuyorum.

Ve korku galip geliyor…
Öğretmen yanıma geliyor. “Neden söylemedin yavrucuğum?” diyor. “Bak arkadaşların izin alıp…”
Kopkoyu bir utancın içinde öğretmenin beynimde uğulduyan sözlerini anlamaya çalışıyorum. Benzer bir durumda benim de yapacağım gibi, tüm sınıf kahkahalarla gülüyor, birbirlerine “Altına işemiş!” diye fısıldaşarak. “Gülmeyin arkadaşınıza!” diyor öğretmen. “Önemli değil, olabilir böyle şeyler…”
Herkes susunca yağmurun sesini duyuyorum yine.
“Şey…” diyorum beyhude bir çabayla. “Yağmur suyu bu… Tavandan aktı…”
Sınıfın kahkahası yağmuru yine bastırıyor.

Fatih Erdoğan/4 Eylül 2011
TOP