Bologna Fuarı 2008 notları

İlk kez 1985 yılında gittim Bologna Kitap Fuarı’na. En son da 1989’da. Hatta o zamanlar bir standımız bile vardı fuarda. İlkti Türkiye’den. Şimdi 45. yılına geldi.
Bologna deyince aklıma bir zamanların komünist belediyesi ve ünlü tren garı bombalanması olayları geliyor. Bir de tarihin ilk üniversitesinin kurulduğu küçük kent. Ve tabii bu üniversitede ders veren Umberto Eco.
Asistanımla dolaşırken en çok dikkatimizi çeken şey Türk yayımcıların bolluğu oldu. Hepsinin çeşitli yabancı yayımcılarla randevuları vardı ve yeni yeni projeleri Türkiye’ye getirmek üzere görüşmeler yapıyorlardı. Birçok yayınevinin yeni kitapları Türkiye’den mutlaka bir müşteri buldu.
Öyle kitaplar var ki, yazarlar çizerler alınmasın, bizdeki bir yazara çizere hazırlatmanız çok zor. Bunları dışardan almak zorundasınız. Diyelim, hayvanlarla ilgili fotoğraflar içeren bir kitap. Kime yaptıracaksınız böyle bir özgün çalışmayı? Orada çeşit çeşit. Birini alıp basmak, ya da “co-edition,” yani ortak basma yöntemiyle elde etmek daha kolay ve ucuz.
Ama öyle kitaplar var ki, yayımcılar alınmasın, bizde de yazılıp çizilebilir, hem de alası. Onları dışardan almanın ne gereği var bilemem. Hepsini dışardan alırsak nasıl gelişecek bizde yazarlık çizerlik? Öyle yetenekli çizerlerimiz var ki, birkaç ay geçinecek parayı verseniz şaşırtıcı işler yapacaklar. (Kendilerini geliştirmeleri şart, orası ayrı konu.)
Sonuç olarak, Bologna’yı “fark etmek” tabii ki önemli, ama Bologna’dan “ne aldığımız”dan çok, gelecek yıllarda Bologna’ya “ne götüreceğimiz” çok daha önemli. Bunun da yolu yazar ve çizerlerimize destek olmaktan geçiyor. Daha zor ve biraz daha pahalı olsa da...
TOP