İlk kütüphanem...

Çocukluğumun geçtiği Kanarya’nın ilk ilkokulu yapıldığında ikinci sınıftaydım ve birinci sınıfın bir bölümünü Küçükçekmece İlkokulu’nun bahçesindeki barakada, bir bölümünü de Kanarya’daki kahvehanede okumuştuk. Kahvehane, çünkü 50-60 kişiyi oturtabilecek sayıda sandalye ancak orada bulunabilmişti.
Kanarya İlkokulu yapıldı, ama sanılanın tersine hemen çevresini kitapçılar, kırtasiyeciler almadı. Kitap okuyan bir nüfus değildi Kanarya’nın Balkan göçmeni nüfusunu oluşturanlar çünkü. Yeni bir coğrafyada yeni bir hayat kurmuşlardı ve en acil beklentileri, bir daha yerlerinden yurtlarından olmayacakları bir hayatı kurmaktı. Bu beklentileri öyle güçlüydü ki, en yoksul olanları bile neredeyse marazi bir tutunma dürtüsüyle evlerinin bahçelerine hemen dikebildikleri kadar çok sayıda bitkiyi dikip canla başla büyütmeye çabalıyorlardı.
Kitap, yalnızca “Binbir Çeşit Tuhafiye”de satıldı uzun bir süre. Bugünkü çocukların sahip olabildiği televizyon, bilgisayar, şu bu yok. Bir çocuğun öğrenme ve merak güdüsünü doyurmak için yalnız ve yalnız işte bu Binbir Çeşit Tuhafiye’nin yalnızca bir raf dolusu kitabı ne kadar yeterli olabilirdi? Her gün gidip, “İhsan Amca, yeni kitap geldi mi?” sorusuna bezgince gülümseyen İhsan Amca ne yapsın?
Oradan satın aldığım kitapları birkaç kez okudum. Okudukça yeni kitaplara olan isteğim alevlendi.
“İhsan Amca, yeni kitap…”
Bir gün, (kim olduğunu hatırlamayı ne kadar isterdim) biri bana kütüphaneden söz etti. Küçükçekmece’de bir kütüphane varmış!

Küçükçekmece ile Kanarya arası bugün artık çok kısa, hatta artık birleştiler, ama trene tek başımıza binmemiz yasak olduğundan yürümekten başka çaremiz yoktu.
Sanırım, izin almadan yola çıktım. O zamanlar belki hepsinin adını bildiğim kır çiçekleriyle kaplı tepelerden yürüye yürüye Küçükçekmece’ye ulaştım. Kütüphaneyi kime ve nasıl sorarak bulduğumu hatırlamıyorum. Burası şu nedenle önemli ki, müthiş utangaç bir çocuk olarak benim, tanımadığım birilerine adres sormuş olmam, o kütüphaneyi bulma isteğimin ne kadar güçlü olduğunu düşündürüyor bana şimdi.
Kütüphaneyi buldum.
Mevsim kış mıydı yaz mıydı, elli yıla yakın bir zaman geçtiği için hatırlamıyorum, ama kapı yarı açıktı. Hafifçe ittim. İnce bir iniltiyle açıldı. Beni karşılayan kütüphaneci genç bir kız olmalıydı, ya da belleğim öylesini uygun buluyor olabilir, ama yok yok, erkek olmadığından eminim.
“Hoş geldin!” dedi.
“Hoş bulduk.”
“Ne istiyorsun?”
Tuhaf bir soruydu. Ne isteyebilirdim? Biraz daha yürüdüm. Sağda bir masa, solda ise soluğumu kesecek kadar çok kitabın bulunduğu bir duvar dolusu raf. Büyülenmiştim.
“Ne istiyorsun?” sorusu bir kez daha yankılandı beynimde.
“Kitap!” dedim kısık bir sesle. Ne isteyebilirdim ki?
“Hangi kitap?” dedi kütüphaneci.
Hangi kitap? Hangi kitap? Upuzun bir yol katedip gelmiştim ve kendimi birden o masallardaki, hani sihirli sözü hatırlayıp söylemeniz gereken bir an vardır ya işte tam öyle bir anda kekelerken buldum. Prensesi kurtarmak, ya da hazinenin yerini bulmak için söylenmesi gereken sihirli söz! Hangi kitap? Ben belli bir kitabın peşinde değildim ki, kitapların peşindeydim. Gülümseyen ifadesiyle gözlerini dikmiş cevabımı bekleyen kütüphaneci ablaya nasıl derdim ben o kitapların “hepsini” istiyorum diye. Diyemezdim. Bir kitap ismi vermek zorunda hissediyordum kendimi. Ama ya doğru cevabı veremezsem? Ya adını verdiğim kitap orada yoksa ve kütüphaneci abla bana, “Haydi bakalım istediğin kitap yokmuş, güle güle!” derse?
Gözlerim karardı mı bilmiyorum, çünkü böyle anlarda hep kararırdı, ama birden aklıma evde o sıralar sıkça okuduğum bir çizgi-roman adı geldi: Küçük Prens! Ama Exupéry’nin Küçük Prens’i değil (onu bilmiyordum bile), Peyo’nun çizdiği düpedüz bir çizgi-roman.
“Küçük Prens!” dedim. Belki okumadığım maceralarını bulurum diye.
Kütüphaneci abla gülümsedi, “Var,” dedi ve rafa uzanıp bana Antoine de Saint- Exupéry’nin Küçük Prens’ini uzattı.
“Bu mu?” dedi.
Kitabı elime aldım. Açtım. Evet, bunda da resimler vardı, ama asla bir çizgi-roman değildi. Yani benim istediğim kitap değildi. Ne demeliydim? “Bu değil!” dersem ve başka bir kitap adı veremezsem korkusuyla yalan söylemeyi seçtim.
“Evet,” dedim ve hemen önümdeki masaya oturup okumaya başladım.

“Altı yaşındayken Gerçek Öyküler adlı, balta girmemiş ormanlardan söz eden bir kitapta korkunç bir resim görmüştüm. Boa yılanının bir hayvanı nasıl yuttuğunu gösteriyordu..”

Kitap bu satırlarla başlıyordu ve müthiş ilginç geldi bana bir anda. Devamını okumak istedim, ama kütüphaneci ablanın sorusuyla başımı kaldırdım:
“Burada mı okuyacaksın?”
Şaşırdım.
“Okuyamaz mıyım?” dedim.
“Okuyabilirsin,” dedi. “Ama istersen eve de götürebilirsin.”
“Eve mi? Kitap benim mi oldu?”
“Hayır,” dedi kütüphaneci abla. “Seni üye yaparım. Okuyup geri getirirsin ve ben sana başka bir kitap veririm.”

Başımı kaldırıp kitaplarla dolu rafta gezdirdim gözlerimi. Binbir Çeşit Tuhafiye’nin küçük rafından oluşturduğum kitaplığımla karşılaştırınca nasıl da muhteşemdi ve bu abla aslında bana aynen şunu söylüyordu:
“Bütün bunlar senin sayılır!”
O gün iki şey oldu. Bir, bir anda kim bilir kaç tane kitabım oldu. Üstelik hiç para vermeden. İki, Küçük Prens’i tanıdım.

Kütüphaneyi keşfetmek ve kullanmaya başlamak (o ilk ziyaretten sonra daha kaç kez kütüphaneye gittiğimi, başka hangi kitapları okuduğumu o kütüphaneden ödünç alarak okuduğumu nedense belleğim bana geri vermiyor) okuma açlığını doyuramayan bir çocuk için o yıllarda çok önemli olabilmişti.
Bugün tanıdığım birçok (bir bölümü eski öğrencim olan) kütüphaneci bana tuhaf bir biçimde elli yıl önceki o uygar (beni ürkütmeyen ve fazlaca da üzerime düşmeyen) kütüphaneciyi hatırlatıyor. O beni hatırlıyor mu bilemem...


TOP