Onur Konuğu / Marmara Üniversitesi

Hepinizi sevgiyle selamlarım.

Böyle bir günün konuğu olmak tek başına onur verici zaten. Bir de üstüne “Onur Konuğu” diye bir özel adlandırma yerleştirilince ne yalan söyleyeyim, uykularım kaçtı. Tamam, dedim, bunca yıl kaçıp durdun işte senin de sıran geldi, yaşlanıyorsun!

Zamanında bir büyüğümüzden duymuştum, bizde yaşlananları onur konuğu yaparlarmış, ödül verilmesi istenmeyenleri de seçici kurul üyesi...

Burada, çoğu uzun yıllardır dostum olan nice insanın karşısında konuşuyor olmaktan dolayı çok mutluyum. Ve heyecanlıyım. Ve ne söyleyeceğimi bilmez haldeyim. Bu nedenle de en kısa zamanda sıramı savıp yerime oturmaya çalışacağım. Ama edilecek tüm sözlerden önce bugün beni karşınıza oturtan Mustafa Ruhi Şirin’e birkaç teşekkür borcum var. Çocuk Vakfı bünyesinde birbiri ardınca sessiz sedasız (sessiz sedasız olmasını o istemiyor aslında) düzenlediği etkinlikler, çocuklara en geniş kollarla kucaklamaya çalışması ve her an herkese verebileceği her şeyi vermeye hazır gönüllülüğü için...

Kimin sözü bilmem, “bir köprübaşında kırk yıl limon satarsan adın meşhur limoncuya çıkar.” Bu hesaba göre benim meşhur olmam için daha en az on yıla ihtiyacım var. Çünkü ilk kitabım 1980’de çıktı ve Mavibulut’u 1980’de kurdum. 2010 yılında otuzuncu yıl kutlamalarımızı yapacağız. 1980 ilk kitabımın çıktığı yıl. İlk kitabım benden habersiz bir ödül aldı ve aslında bu ödül vesilesiyle benim gerçek ödülüm bu alana girmemde, akademisyen olmamda ve yetişmemde önemli rolü olan insanlardan birini tanımak oldu. Üzerimde emeği olan hocam Profesör Meral Alpay’a teşekkür ederim.

Editörlüğü öğrenmemde, yayın hayatındaki deneyimlerimi kazanmamda ise Redhouse Yayınevi’nin çoktan emekli olup ülkesine dönmüş olan müdürü William Edmonds’a teşekkür borçluyum.

Teşekkür etmem gereken o kadar çok insan var ki... Yaklaşık otuz yıl boyunca eş, dost, yazar, çizer, yayımcı hep birlikte heyecanlı bir serüveni paylaştık. Çocuk kitapları açısından bu son otuz yıl her anlamda hareketli bir süreç oldu. Atılan her adımın yeni olduğu bir dönemden, çeşitli adımların aynı anda atıldığı rekabetçi bir ortama geldik. Bu otuz yıllık sürecin başlarında kitaplarımızı daktilo ile yazıyorduk. Seksenli yılların sonuna doğru bilgisayarlar yayın hayatında görüldü de ilk görgüsüzlüklerimizi sergilemeye başlama şansımız oldu. Dergilerin künyesinde yayın kurulu, yazan, çizen ile birlikte “Bilgisayarla Sayfa Düzeni” diye bir kategori vardı. Eskiden daktilo başında fotoğraf çektiren yazarlar artık bilgisayar başında poz veriyorlardı. Kredi kartları, cep telefonları yoktu. ISBN yoktu, barkod yoktu, bandrol hiç yoktu... ve editör yoktu. Daha doğrusu çocuk kitapları alanının özel bir editörlük alanı olduğu bilinmiyordu. Çok daha önemlisi, tırnak içinde söylüyorum, “çocuk edebiyatı yoktu.” Çocuk edebiyatının olmadığını söylemek bu konudaki her tür konuşmanın ilk sözüydü. Hayatında doğru dürüst çocuk kitabı okumamış, çocuk edebiyatı alanında hiçbir şey bilmeyen hemen herkesin ilk sözü... Bugün benim için turnusol kağıdı oldu, ne zamanki bir panelde veya açık oturumda biri kalkıp “aslında çocuk edebiyatı yoktur” derse onun söyleyecek başka sözü olmadığını anlıyorum.

Ha, çocuk edebiyatı hafife alınmamalı, o da gerçek edebiyatla aynıdır, gerçek edebiyatçının çektiği sancıları çekmeden üretilebilecek yalapşap bir iş sanılmasın demek ise bambaşka bir şeydir. Biz çocuk edebiyatı yazarları çocuk edebiyatının olmadığını söyleyenlerin karşısına gerçekten edebi olan çocuk kitapları çıkartıp, “Aha işte yok deyip durmayın artık...” demeyi ne ölçüde başardık, işte bu da bambaşka bir şey... Çocuk yazarlarımız aslında ne ölçüde gerçek edebiyatçı? Çocuk edebiyatçımız aslında örneğin redifle kafiye arasındaki farkı bilmeden, metaforun anlamını bilmeden şiir yazmaya kalktığında, divan edebiyatını da bilmek zorunda olduğunu fark ediyor mu? Ya Shakespeare’in Sonnet’lerini okumak zorunda olduğunu? Eski ve günümüz şairlerini okuması gerektiğini, eski ve günümüz öykücülüğünü tanıması gerektiğini? Tanpınar’ı, Nahid Sırrı’yı okumuş olması gerektiğini, Hugo’yu, Cervantes’i, Zola’yı, Stendal’ı? Suç ve Ceza’yı okumamışsa sınıfta arkadaşının ödevini çaldığı için vicdan azabı çeken bir çocukla ilgili bir öykü yazamayacağını? Emile’i veya Şermin’i okumadıysa romanında ahlak dersi verme hakkının olmadığını?

Bunların cevabı hayırsa, tabii “çocuk edebiyatı vardır” derken dik durmak da güç olur.
Gerçek bir edebiyatı soluyarak yazmaya çalışmanın tadı ve gücünü fark etmek yerine çocukları şekillendirmek amacıyla yazmak... Onları çağdaş yapmak... Onları terbiyeli yapmak... Onları dindar yapmak... Onları batılı veya doğulu yapmak... Onları tutucu veya ilerici yapmak... Onları atatürkçü veya karşıtı yapmak... Onları şöyle ya da böyle yapmak... Yani çocukları rahat bırakmak yerine onları daha memnun olacağımız bir başka şekle sokmak...

Demek ki memnun değiliz o hallerinden... Çocuklardan memnun değiliz... Çocukluktan memnun değiliz... Bütün çocuklar adına şöyle bağırmak geliyor içimden: “Ey beni şu ya da bu yapmaya çalışan yazar bozuntusu! Sen kim oluyorsun da beni değiştirmeye çalışıyorsun? Ne biliyorsun ki sen? En doğrusunu senin bildiğinden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Hangi birikiminle, hangi bilginle bana kibirli yaklaşma hakkını kendinde görüyorsun? Ukalalığı bırakıp şöyle ağız tadıyla okuyabileceğim bir öykü yazsana bana, bir roman yazsana içinde ister kendimi bulayım ister hayatıma farklı bakmamı sağlayacak yaşantılar koysun önüme... Dili öyle ustaca kullanarak bir şiir yaz ki bana yüreğimi ürpertsin, duygularımı serinletsin... Öyle güzel yaz ki, ben kitaplarından birini bırakıp ötekini alayım elime... Sen sahiden yazar olmayı isteyip güzel yazarsan bana, ben seni okurum merak etme!”

İnsanın kendini ve çevresini değiştirmeyi istemesi tabii ki güzel, ama edebiyatın kendi gücünü fark etmeyen birinin “yazma”yı kullanması çok güzel resim yapan birinin tablo yapmak yerine tabelacılık yapmasından farklı değil. Eh, kimse evine tablo yerine tabela asmak istemez. Sadece çocukların değil, bugünkü yetişkinlerin de az kitap okumasının nedeni işte tastamam budur; onlara tablo değil, tabela verdik hep, odalarına asmaları için... Neden? Çünkü edebiyatın gücünün kendimiz farkında değiliz en başta...

Meşhur olmak için on yıla ihtiyacım var demiştim. Aslında bakmayın geriye bakıp durduğuma. Asıl yapmak istediklerimi yapmaya yeni başladım. Önümüzdeki yıl “Okula Geç kaldım” adlı kitabımın 25. yılı doluyor. Küçük çocuklar 25 yıldır o kitabı okuyor ve 25. yıl nedeniyle bir kutlama yapmaya karar verdik. Yakında özel bir baskısı çıkacak... Sürpriz...

Sihirli Kitaplar dizisinin on birinci kitabı Sihirli Kalem yazılıyor... İlk on kitapla kendi okunma ve satış rekorlarımızla birlikte çocukların kitap okumadığı yargısını da kırmanın mutluluğu içindeyiz.

Sihirli meşe ağacının altından geçerken yıllar önce tıpkı sihirli kitaplardaki kahramanlarım gibi benim de başıma bir palamut düşmüştü ve hemen bir dilek dilemiştim. Palamutu da atmamıştım tabii, yoksa dileğiniz gerçekleşmiyor, biliyorsunuz.

Benim dileğim gerçek oldu.
Dileğimi söylemeyeyim, ama darısı burayı dolduran ve nicesiyle otuz yıllık serüveni paylaştığımız, zor günlerimde yanımda olan, beni anlayan dinleyen, dostluğunu esirgemeyen yazar çizer güzel insanların, akademik hayatım boyunca hocalığımın tadına varmamı sağlayan sevgili öğrencilerimin, evliliklerim boyunca huysuzluklarımı çeken ve artık dostlarım olan iki eski eşimin, iki oğlumun ve tabii yedi yıldır benimle çalışmayı başardığı için ağır hizmet madalyasını hak eden Mavibulut editörü Keriman’ın başına...
Teşekkür borçlu olduğum nice insanın adını anamasam da adları kalbimde yazılı... Buraya, zamana ve mekana sığmaz...
TOP