EÇEV Açılış Konuşması


Foto (37)

(Önceki konuşmalar uzun sürünce konuşmamın tamamını yapamayıp özet geçmiştim. Burada tamamını sunuyorum.)

Ben İzmir'de doğdum. İzmirli olduğumu bilmek. İzmirli olduğumu ikide bir dile getirmek. İkide bir İzmir'e gelmek. Hatta arada dellenip “Acaba İzmir'e mi yerleşsem...” diye hayal kurmak beni her zaman mutlu etti. O kadar ki, Ömer Seyfettin'in “Ben Gönen'de doğdum...” sözüyle başlayan o acıklı öyküsünü okuduktan sonra kendimi sık sık “Ben İzmir'de doğdum” derken yakalamışlığım vardır. Kendime ama... Henüz herhangi bir kitabım “Ben İzmir'de doğdum” diye başlamadı. Bir türlü olmadı. Denk düşmedi ama bunu hep istedim. Ve kader, biraz da Bekir Yurdakul, bana bu fırsatı verdi işte. İzmir'e gelip karşınızda bir iki söz söyleme görevini ve tabii ki onurunu sundu bana.

Çok mutluyum. Mutluyum çünkü 30 küsur yıllık dostumun ki bunca yıl pek bir şey istememiştir benden, bir isteğini yerine getirme şansım oldu. Ama bir mutluluğum da şu ki, o herhangi bir kitabımın ilk cümlesi yapamadığım sözü nihayet bir cümle içinde kullanma şansını elde ettim onun sayesinde.

Evet, ben İzmir'de doğdum.
Sonra da İstanbul'a gidip yavaş yavaş öldüm ama konumuz bu değil.
Konumuz benim çocukluğum da değil. İzmir'in ve Karşıyaka'nın bundan elli küsur yıl önceki halini çok az ve siyah beyaz hatırlıyorum zaten. Rumlardan kalmış olan ahşap bir evde doğduğumu, bu evi babaanneme Atatürk'ün armağan ettiğini uzun yıllar sonra öğrendim. Dolayısıyla giriş cümlemi hemen düzelteyim: “Ben İzmir'de Atatürk'ün armağan ettiği bir evde doğdum.”

Benim öykümün ilk cümlesi daha dökümlü dursa da itiraf edeyim Ömer Seyfettin'inkinin tadı hâlâ bir başka.
Annem Cumhuriyet İlkokulunda bir öğretmeni tanıyormuş. “Gelsin” demiş öğretmen. Yaşım dört. Gitmişim. Sınıfta eğlence konusuyum. Öpülüyorum, seviliyorum, ders kaynıyor... Ama bu mutlu günlerim sona eriyor. Öğretmenin kızı beni kıskanıyor. Ertesi gün yine okula gidiyorum ama okulun demir kapısını yüzüme kapatıyor. Bir daha gidemiyorum.
O arada babaannem ölüyor. Onun Atatürk'ün gizlenen üvey kızkardeşi olduğunu da yıllar sonra öğrenmiştim. Okuldan geldiğim günlerden biri. Kapıda cenaze arabası. “Babaannen gitti, bir daha gelmeyecek.” Bu kadar.

Babamla iskeleye yürüyoruz. Karşıyaka iskelesi. Eve çok yakın. Vapurun düdüğünü evden duyduğunda koşup yetişebiliyorsun. Yolun karşısına iskele tarafına geçmeden önce bir gazete bayii. Bir Miki cildi en tepeye yerleştirilmiş. Elim gidiyor, içim gidiyor ama babamın eli cebine gitmiyor. Pahalı geliyor ona. Çok parası yok zaten.

O Miki cildini hiç unutmadım. Kitaplığımda binlerce çocuk kitabı ve çizgi roman var ama o bayiye gidip o Miki cildini satın almadan içim rahat etmeyecek biliyorum. Babamsa o Miki cildini asla unutamadığımı bilseydi ölmeden önce ne yapar ne eder İzmir'e gelip onu alırdı, bunu da biliyorum.

Atatürk'ün üvey kızkardeşi Rukiye babamı nüfusuna geçirdiğinde önceden Aydın olan soyadımız Erdoğan oldu. Babam ölüm döşeğindeyken askerlik terhis belgesini buldum ve orada Mehmet Erdoğan yerine Mehmet Manicioğlu adını görünce sordum. “Baba Mehmet Manicioğlu kim, tanıyor musun?”

Uzun uzun yüzüme baktı. Tek tük sözcüklere kadar azalmıştı iletişimi. Yüzü tanınmaz halde çökmüştü ve tüm bedeni benim Miki cildini istediğim yaştaki boyutuma kadar küçülmüştü. “Hayır” dedi. “Tanımıyorum.”

Doğruyu söylediğinden hiçbir zaman emin olamadım ve Mehmet Manicioğlu'nun sırrını öğrenebileceğim tek kişi olan babam birkaç gün sonra bir daha hiçbir soruyu yanıtlayamayacağı ülkeye göç etti. Elimde sadece onun bana iskeleye giderken satın alamadığı Miki cildi kaldı.

Bir çocuğun aklının bir kitapta kalmasının nasıl bir mucize olduğunu bugün hâlâ öğrenmeye çalışıyorum yazarken de, üniversitede ders anlatırken de, burada karşınızda konuşurken de...

Bizler, kitap okumanın önemini bilen, çocukların kitapla buluşmasının ne kadar değerli olduğunun bilincinde olan bizler, yani kitap insanları, bazen kıyıda köşede, bir köyde, ışıksız, sevgisiz bir evde bir kitabın bir çocuk üzerindeki mucizevi etkisini hissetmekte güçlük çekebiliriz, unutmuş olmamızdan, kanıksamış olmamızdan dolayı.

Şimdi kitaplığım sayısız kitapla dolu ama ülkenin bir yerlerinde hâlâ dünyanın gelmiş geçmiş en büyük buluşu olduğuna inandığım “kitap” denen mucizeye tek bir kez dokunmaya hasret nice çocuk olduğunu bilmek ve ömrünü “her çocuğa iyi kitap” sunmaya adamış benim gibi, sizler gibi insanların arasında içimi dökmenin benim için nasıl bir anlamı olduğunu umarım biraz sezdirebilmişimdir.

Bir eğitim kurumunun çatısı altındayız ve eğitim sistemi gibi yapısı, biçimi, formu belli, amacı belli, hedefleri belli, ölçülebilir, değerlendirilebilir bugüne ve geçmişe ilişkin bir yapının karşısında, şekli belirsiz, muğlak, ölçülemez bir yapı olan edebiyata verilen önem de bu buluşmanın altyapısını oluşturuyor.

Eğitim sistemi bize yanıtları veriyor. Bugüne kadar üretilmiş tüm bilgilerin toplamı üzerinden kurgulanmış bir sistem bizleri bir kitle olarak ele alıyor ve herkes için geçerli olan bir bilgilendirme sürecini yönetiyor.

Oysa edebiyat bizlere tek tek sesleniyor. Aynı olmamızı beklemiyor. Yarını işaret ediyor ve en önemlisi yanıtlar vermiyor. Tersine bize yeni sorular veriyor.

Eğitim sorularımıza yanıtlar verirken, edebiyat var olan yanıtlarımızın, sorgulamadan kabul ettiğimiz yargılarımızın ve her şeyin sorularını üretiyor. Bizleri kabul edip susmaya değil, soru sormaya davet ediyor.

Sorulara ihtiyacımız var. Soru sorabilmeye, beynimizin kıvrımlarından yeşeren hüdayı nabit çiçeklere ihtiyacımız var. Beynimizin dilediğince kıvrılıp bükülebilmesi için de özgür olmaya ihtiyacımız var. Soluk almaya ihtiyacımız var.

İşte bize bunları kitaplar veriyor. Kitaplar bu verdiklerini hayatın gerçeklerinden bağımsız olarak verebiliyor. Hayatın kendisi özgürlüklerimizi sınırlasa da, hatta sınırlamakla yetinmeyip tümüyle elimizden alsa da, bizi hapislere atsa da kitaplar sayesinde özgürlük duygusunu yaşamaya devam edebiliyoruz.

Jules Verne bundan yüz elli yıl önce Aya Seyahat kitabını yazdığından tam 100 yıl sonra Ay'a gidilebildi. Yani bilim edebiyatı izledi. Bu tek örnek mi?

Binbir Gece Masalları'nda Açıl Susam Açıl diyerek açılan kapılar artık AVM'lerde kendiliğinden açılıyor. Yine edebiyat bir sıfır önde. Neden böyle? İşte tam da az önce değindiğim “eğitim” ve “edebiyat” kavramları ve sistemleri arasındaki farktan ötürü böyle.

Eğitim bir sistem ve bu sistem geleceği hedeflese de geçmişten bugüne kadar gelip bugünde duruyor. Eğitim okçusu yayını geleceğe doğru gererek okunu atsa da, ayakları bugünde duruyor. Oysa edebiyat, daha geniş çerçevesiyle sanat, içinde geçmişi barındırsa da bugünden geleceğe doğru uzanan bir şey.

Jules Verne'i ilk tanıdığım kitap o zamanki adıyla Arzın Merkezine Seyahat oldu. Daha sonraları, lise yıllarında bir sınıf ve yatakhane arkadaşımın da o kitaba neredeyse taptığını öğrendim. Böylece dost olduk. Arkadaşım, kitaptaki Profesör Liddenbrock ve Axel'in, İslanda'nın Sneffels tepesinden girip İtalya açıklarında bir adadaki Stromboli tepesinden çıkmasının inanılmazlığından çok, yerküre katmanlarının bilgisine vermişti kendini. Dolayısıyla o daha çok Prof. Liddenbrock, bense maceracı yanımla Axel'dim. Birlikte dağ bayır gezmeye başladık. Mağaralara girip taş örnekleri toplamasına eşlik ettim. Tırnağımla çizerek taşın sertlik derecesini ölçebilmeyi ondan öğrendim. Jules Verne'in bu kitabından aldığı ilham arkadaşımı bir jeolog yaptı. Hem de dünya çapında çok değerli bir jeolog.

Jules Verne'in kitabı bir bilim kitabı değildi. Bir kurguydu. Edebiyattı. Ama bir çocuk üzerinde öyle bir etki yaptı ki bugün dünya bilim camiası Jules Verne'e ne kadar şükran duysa az gelir. Bana düşen pay ise bir edebiyatçının bir çocuğu, yani Celal Şengör'ü nasıl şekillendirebildiğine tanık olmanın heyecanı ve gururu oldu.

Piri Reis'le ilgili bir kitap yazmaya kalkıştığımda bana açtığı kütüphanesinde jeoloji kitaplarının arasında orada olmaması gerektiğini düşündüğüm birkaç Çin Masalları cildi görmüştüm. Herhalde yanlışlıkla oraya kondu dedim. Hayır, dedi. Tam yerindeler. Ve açıkladı:
“Diyelim ki masalda bir bölüm var. Diyor ki, yer yarıldı ve yerden ağzından ateşler saçarak bir canavar çıktı... İşte biz bunu bazen bir ipucu olarak değerlendiriyoruz. Masalın ortaya çıktığı zaman diliminde o yörelerdeki toplar hareketlerini, volkanik olayları karşılaştırıyoruz. Ve bu masal bize ipuçları verebiliyor. İnsanların korkuyla yerin dibinden çıkan ateş canavarıyla kastettiği şey bazen sadece bir volkanik püskürme olabiliyor...”

Yani bir yazarın veya yazarların muhayyilelerinin ürünleri herhangi bir biçimde dolaylı da olsa gerçeklerle bağlantılı.

Jules Verne'in bu kitabının arkasındaki listede “Kahraman Fenerciler” diye bir kitap gördüm va çok merak ettim. Mahalledeki kitapçıda bulamadım ve babama söyledim. Bir akşam Mahmutpaşa yakınlarındaki gömlek atölyesinden erken çıkıp ayakta çalıştığı bütün bir günün yorgunluğuyla tüm Cağaloğlu'nu arşınlamış ve bulamamış.
Elinde bir kitapla geldi. “İnatçı Kahraman Ağa.”
“Oğlum” dedi. “Kahraman Fenerciler'i bulamadım ama bak bunun da içinde kahraman var.”
Önce surat ettiysem de hemen “İnatçı Kahraman Ağa”yı okudum.
Eviyle işi İstanbul'un karşı yakalarında bulunan bir Ağa'nın kayığa zam gelince inat edip kayığa binmeksizin evine gitmesinin öyküsünü anlatıyordu. Nasıl mı gidiyordu? Bu tuhaf adam Avrupa yakasına geçebilmek için tüm Karadeniz'i dolaşıyordu!
Olacak iş değil. Değil çünkü edebiyat olacak işlerden çok olamayacak işlerle uğraşır. Bir hedefi ve amacı yoktur. Şekilsiz ve tekinsizdir. Ölçülemez, sınırları çizilemez. Kuralsızdır ve aykırıdır.

İyi eğitilmiş bir beyin edebiyatla beslendiğinde tamamlanır. Hayatın sunduğu seçenekleri fark eder, seçim yapma cesaretini kendinde görür, adım atar, sunulanla yetinmez, sorgular, itiraz eder, değiştirir veya değişimi tetikler, hayatı en geniş ufuklardan izlemeyi bilen bir bilgeliğe erişir. Ve bu bilgelik sayesinde kendiyle barışır, kendini sever, dolayısıyla tüm insanlarla birlikte insanlığı sever...

25 Şubat 2017






TOP