Uluslararası İzmir Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Buluşması

Derslikte edebiyat
Derslikte edebiyat... Konumuzun adı bile sıkıcı çünkü “ders” sözcüğüyle başlıyor. Kastedilen aslında sadece ders veya derslik filan değil, eğitim. Eğitimse başlı başına bir okyanus.


Bu okyanusta yüzmeye, yani eğitim hakkında konuşmaya hep çekinmişimdir; iyi bir nedenim var. Eğitim bildiğim bir konu değil. Üniversitelerde ders verdim ve veriyorum ama bu başka bir şey.

Öte yandan hemen hepimizin gündeminde siyasetten sonra herhalde en çok yer tutan konulardan biri de eğitim. Herkesin eğitimin nasıl olması gerektiğine ilişkin görüşleri olduğu gibi zamandan zamana ve mekandan mekana değişen eğitim kuramları ve ekolleri de var.

Biz de ülke olarak çeşitli kuramları ve ekolleri uygulamaya sokuyoruz. Bizde de Milli Eğitim Bakanlığı'nda çalışan sizin bizim gibi insanlar bu konu üstüne kafa yorup yürürlükteki siyasetin hedefleriyle eğitim hakkındaki kendi doğrularını harmanlamaya çalışıyorlar.

Sonuç karman çorman. Facebook'ta “bir günlüğüne eğitim bakanı olmak istiyorum, okulları kapatıp çıkacağım” diye espri yaptığımda epey destek buldum. Bizzat bu destek bile hepimizin eğitimimize nasıl baktığının ipucu gibidir.

Öncelikle şunu kabul etmek gerekir ki, bir yerde bir devlet düzeni varsa, bir milli eğitim politikası ve bir milli eğitim kurumu olacaktır. Yani çok kuramsal bakarsak belki de düzeltilmesi gereken bir milli eğitim politikası değil, ortadan kaldırılması gereken bir milli eğitim politikası, dolayısıyla da ortadan kaldırılması gereken bir devlet kavramı söz konusudur.

Ama şimdilik bu kadar uzağa gitmemize ancak çocuk masallarında bir fantazya olarak izin verebilirler. O yüzden bir adım geri atalım: Eğitim sistemimizdeki aksaklıklar nasıl giderilir? Tabii ki bunun cevabını vermeye kalkışmak gibi bir niyetim yok. Hatta üstünde kafa bile yormayacağım ama resim sanatından bir örnek vereceğim:

Suluboya resim yapanlarımız bilir, bir su kabınız vardır ve içine fırçanızı daldırıp ıslattıktan sonra boyaya sürersiniz. Böylece boya yumuşar ve fırçanız o renkle dolar. Çeşitli renkleri kullanırken her seferinden fırçanızı o bardak veya kavanoz içindeki suyla yıkarsınız.

Bir süre sonra fırçanızı temizlediğiniz bu su iyice bulanır. Fırçayı temizlemez. Bulanık su renkleri bozar; siz kırmızı süreceğim derken kahverengi, sarı boyayacağım derken gri boyamaya başlarsınız. İşte o anda yapmanız gereken şey şudur: Bardaktaki suyu döküp temiz su doldurursunuz.

Eğitim sistemimizin sağını solunu yamayarak ve çocukları deneme tahtasına çevirerek yapılan uygulamaları ben buna benzetiyorum. Kavanozun tamamını boşaltıp temiz su doldurmadan yapılacak hiçbir geliştirme eğitim sistemimizi kurtarmayacaktır. (Buradaki eğitim sistemi sözcükleri yerine devlet sistemi yazmayı tercih edenleriniz olabilir.)

Yine de en saf haliyle eğitim şu ana kadar elde edilmiş olan bilgilerin tümünün bir paket (veya çeşitli paketler) halinde bireylere aktarılması sürecinin adıdır. Öğretmenin yaptığı budur. Tarih, coğrafya, matematik, dilbilgisi... Bütün bunlar hep şu anda içinde bulunduğumuz zamana ve öncesine ait bilgiyle ilgilidir. Eğitim sistemi tüm mekanizmasıyla, yani bakanlığı, öğretmenleri, okulları, kara veya akıllı tahtaları, seçme sınavları, yoklamaları, notları, müfettişleri, müdürleri, kantini, okul aile birlikleri, servisleri, velileri, ders kitapları ve diğer her şeyle birlikte seferber olmuş halde çocuklarımıza şu içinde yaşadığımız ana kadar üretilmiş ne kadar bilgi varsa onları vermeyi amaçlar.

Eğitim kesin ve en azından belli bir süre için değişmeyen bir kurallar bütünüdür. Bu kurallar mekanizmanın tamamı tarafından bilinir ve küçük nüanslarla aynen uygulanır. Uygulanmaması durumunda yaptırımlar devreye girer.

Eğitim sonuçları bakımından ölçülebilir bir mekanizmadır. Şu kadar kişi okul çağına girer, şu kadar öğrenci başarılı olur, şu kadar öğretmen şuraya atanır, şu kadar mezun verilir vb... Bunlar mutlak ölçüler olmasa da en azından ölçmek üzere kurgulanmış cetveller, skalalar, değerlendirme formları, puanlamalar, notlar, vb mevcuttur.

Eğitim sistemini nesnel bir görüntü olarak tarif edebilirsiniz. Filanca ülkenin eğitim sistemi dersiniz, Piaget dersiniz, Gardner dersiniz, Montesori dersiniz, medrese dersiniz, okul dersiniz, kolej dersiniz, imam dersiniz, hatip dersiniz, vb... Yani bir tarifi vardır ve herkesçe anlaşılabilir.

Eğitimin sınırları bellidir. Neyi kapsadığı, neyi dışarda bıraktığı net olarak yazılı çizilidir. Bir amacı ve hedefleri vardır ve bu amaç ve hedefler yazılı olduğu için herkesçe bilinir.

Eğitim toplumsaldır. Kitleseldir. Bütün birinci sınıflar süt içecek denir ve laktoz sorunu olan çocuklar sistemin dışına çıkmaları için gerekli raporları edinemezlerse sıkıntı çekerler. Okullar şu ders kitabını kullanacak denir ve kimse (çocuk, veli, öğretmen) yoo ben şu öteki kitabı kullanacağım diyemez. (Sistemin içinde diyemez, sistemi aldatmanın bir yolunu bulursa diyebilir.)

Eğitim programları herkes içindir. Geleceğin müzik dahisi matematikle mücadeleye zorlanarak yıpratılır ve çiçek açmadan kurutulur. Sistem tek bir çocukla değil, sınıfla ve okulla ilgilidir.

Oysa...

Eğitimin bu ölçülebilir, sınırları belli, kesin, belirli, değişmez, kitlesel olma, bir hedefi ve amacı olma gibi özelliklerinin yanında insan hayatına yön veren bir alan daha vardır ki bu alan eğitimin aksine, ölçülemez, sınırları belirsizdir, kesin bir alanın içinde hapsolmuş değildir, değişkendir, bir amacı hedefi yoktur ve en önemlisi kitlesel veya toplumsal değil, bireyseldir.

İşte bu alana biz sanat diyoruz. Sanat, eğitimin tersine, bugün ve bugünün öncesine ait bir şey değildir. Sanat şu içinde bulunduğumuz andan başlayarak henüz daha yaşamadığımız gelecekteki zamanlarla ilgili bir şeydir. Eğitimin bugüne kadar gelip çaresizce kalakaldığı noktada sanat devreye girer. Sanat eğitimi de kapsar, geçmişi de kapsar, geleceği de kapsar. Ancak eğitim sadece kendini, geçmişi ve en fazla da bugünü kapsar. Eğitim geçmişe tuttuğunuz bir fenerdir, neyi aydınlatacağınızı bilirsiniz, sanatsa geleceğe tutulur, fenerin ışığı uzay boşluğunda yiter gider, kim bilir neleri aydınlatır. Sanat eğitimi kendi dilinde anlar, eğitim ise sanatı ancak üretilip geçmiş olduğu anda, yani sanat tarihine dönüştüğünde anlar.

İşte bugün burada bizi bir araya getiren konu da, yani çocuk edebiyatı da bu üst başlığın, yani sanatın bir türü. Yani biz çocuk kitabı yazarları, eğer eğitimci değil de sanatçı isek, ölçülemeyen, sınırları belirsiz yani muğlak, değişken, ele avuca gelmeyen, elle tutulamayan, dumansı, tarif edilmesi güç, amorf bir şeyle uğraşıyoruz demektir.

Güzel olan da işte budur. Gereken de işte budur. Ama biz buna hazır mıyız, işte soru budur. Çünkü biz çocuk yazarları (yetişkin yazarlarından farklı olarak) işte tam da bu iki alanın ortasında yer alıyoruz. Okullara gidiyoruz çünkü okurumuz çocuklar. Okullara gittiğimizde bizi eğitim karşılıyor. Bir sistem karşılıyor. Bu karşılaşmada bazen küçük kıvılcımlar oluşuyor. “Çocuklarımıza biraz iyi bir şeyler öğretin!” diyerek bir öğretmen bizi sistemin içine doğru çekmeye çalışırken biz uçuk kaçık şeylerden söz ederek çocukları (ve öğretmenleri de tabii) sistem dışına, zamanın ötesine davet ediyor gibiyiz, yüzümüzde şeytani de sayılabilecek bir gülümseyişle. Çünkü biz ölçülemez, değerlendirilemez, muğlak, belirsiz bir dünyadan gelmiş tuhaf yaratıklar gibiyiz. İşte gerçekten de güzel olan ve her şeyin, her değişimin başlangıcı olabilecek şey de bu.

Ama aslında gerçekten böyle miyiz? Yoksa değil miyiz? Yoksa tam da burada mı sorun? Biz yazarların ikide birde yazdıklarında çocuğu eğitmek kaygısıyla edebiyattan uzaklaşmalarının nedeni acaba ölçülemeyen, sınırları belirsiz yani muğlak, değişken, ele avuca gelmeyen, elle tutulamayan, dumansı, tarif edilmesi güç, amorf bir şeyle uğraşmaya hazır olmamaları mıdır? Bunun tadını almamış olmaları mıdır? Sanatın böyle bir şey olduğunu bilmiyorlar mıdır?

Çocuk yazarlarımızın sanatın ölçülemeyen, sınırları belirsiz yani muğlak, değişken, ele avuca gelmeyen, elle tutulamayan, dumansı, tarif edilmesi güç, amorf bir şeylerin peşinde olmak yerine, eğitimin ölçülebilir, sınırları belli, kesin, belirli, değişmez, kitlesel, bir hedefi ve amacı olan özelliklerinin peşinde olması çocuk kitapları alanını büyük ölçüde sevimsizleştirmiştir.

Dinlenmek, eğlenmek, gülmek, hüzünlenmek vb ruhsal, duygusal, zihinsel beklentilerle kitaba sarılan ve ölçülemez, sınırları belirsiz, kesin bir alanın içinde hapsolmamış, değişken, bir amacı olmayan ve bireysel olan şeylerin peşinde olan çocuk bu beklentilerini karşılama yerine, kitabın satırları arasında daha az önce okulda bırakıp geldiği öğretmeninin sesini duyar gibi olunca kitaptan soğuması doğal değil midir?

Belki de eğitimci bir yazarın, yani ölçülebilir, sınırları belli, kesin, belirli, değişmez, kitlesel olan, bir hedefi ve amacı olan bir sistemin ürünü olan yazar tipinin asla sanatçı yazar tipine dönüşmesi mümkün değildir, kimbilir?

Kısacası, ülkemizdeki müzmin 'kitapsevmezliğin' arkasındaki nedenleri sayarken her türlü toplumsal ve tarihsel gerekçenin yanısıra, bu sözünü ettiğim türden, edebiyat yerine eğitim vermeye çalışan 'çocuk yazarları'nı da anmak zorundayız.

Çözüm önermek kolay değil. Ama öncelikle 'çocuklar için edebiyat' kavramıyla, 'çocukların eğitimi' kavramının birbirinden net çizgilerle ayrılması gerekir. Okulların hemen kapatılması milli eğitimin lağvedilmesi gerektiği kanısındayım...

...diyerek alkışlarınızı alabilirdim... ama 30 yaşımda olsaydım.

Oysa şimdi iki çarpı 30 yaşındayım ve şunu söylemeyi tercih ediyorum: Eğitim hayatın bir parçası ve dünden bugüne gelen bir sistem. Yarınları ise sanat biçimlendirecek. Dolayısıyla işbirliği öneriyorum. Tıpkı bugünkü işbirliği gibi, tıpkı yıllardır yazar arkadaşlarımızla okullarda öğretmenlerle gerçekleştirdiğimiz buluşmalarda olduğu gibi. Onlar bizi anlıyor biz de onları anlıyoruz. Geçen gün Kristina bir okulda çocuklara seslenirken “Size başka bir dilde sesleniyorum, beni anlıyor musunuz?” diye sordu. Çocukların kalpleriyle anladıklarına tanık oldum.

İşte biz de aynı soruyu eğitim sistemine sorup duruyoruz yıllardır: “Size farklı bir dilde sesleniyoruz, bizi anlıyor musunuz?”

Teşekkür ederim.
TOP