Kitapların içindeki gelecek


sihirlikitapfonWEBiçin
Burada bir yazar olarak konuşma yapmam beklendiğine göre kitaplarla ilgili birisi olduğum söylenebilir. Siz izleyicilerimiz de bizleri izleme lütfunu gösterdiğinize göre sizler de kitaplarla ilgilisiniz. Yani, hepimize genel bir isim vermek gerekseydi belki ortak bir kategori adı olarak hepimizi “kitap insanları” olarak adlandırmak mümkün olabilirdi. En azından şimdilik öyle diyelim ve bir kurgu yapalım:

Kitap insanları olarak duymak isteyeceğiniz en korkunç söz ne olabilirdi? Kitap fiyatları beş katına çıktı, desek, eh zenginler yine okur. Kitap okumak gözleri bozuyormuş, bilimsel olarak kanıtlanmış, desek, tersine, sırf zararlı olduğu için okuyanlar olur. Kitaplardan bir şey öğrenilmiyormuş, desek. Olsun, zevk için okuruz yine.

Bir sabah uyandığınızda bir dünya düşünün ki orada tüm kitaplar yasak olsun. İşte bu biz kitap insanları üzerinde en korkunç etkiyi yapardı. Böyle bir kurgu bugün artık klişe bir tema sayılabilir ama yine de üzerinde biraz konuşmamızda bir sakınca yok.

Zaten çok özgün bir kurgu da değil, birçok kitabın konusu olmuş, en başta da Ray Bradbury'nin 1951 tarihli Fahrenheit 451 adlı distopik klasikleşmiş romanı. Adını kâğıdın yanma derecesi olan 451 derece Fahrenheit'tan alan küçücük roman arka planında ima ettiği gelecek tasarımıyla epey irkiltici olduğu kadar, tüm zamanlara uzanan çağrışımlarıyla korkutucudur da.

Ülkede kitap okumanın tümüyle yasaklandığı bir geleceği anlatır. Sadece okumak değil, herhangi bir kitabı bulundurmak bile yasaktır. Herkes, evler, binalar sıkı denetim altındadır. Eğer bir yerde kitap bulunduğu ihbarı alınırsa “itfaiyeciler” adı verilmiş olan özel görevliler gidip kitapların bulunduğu evin tamamını yakarlar.

Ama sonuçta Fahrenheit 451 bir edebi metindir. Bir kitaptır. Bir kurgudur. Uydurmadır. Bir kişinin, bir yazarın kafasından uydurduğu bir şeydir. Gerçekte olmamıştır. Belgesi yoktur. Ray Bradbury'nin babası o gün başka bir trene binmiş olup da Ray Bradbury'nin annesiyle tanışmamış olsaydı asla dünyaya gelmemiş olacak olan birinin kimbilir hangi düşüncelerle bunaldığı bir gün hayal kurup bir kâğıda sıraladığı bir dizi sözcükten ibarettir. Bradbury o sözcükleri bir kâğıdın üstüne sıralamaya karar vermeden az önce gemi azıya almış bir atın sürüklediği bir arabanın altında kalmış olsaydı o sözcükler o kâğıdın üzerinde Ray Bradbury'nin düşündüğü şekilde asla bir araya gelmeyecekti ve ben de sizlere şimdi böyle bir konuşma yapmıyor olacaktım.

Yani bu kadar uydurma, birçok rastlantının çakışmasıyla ortaya çıkmış olan bir dizi sözcüğün bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir işaretler dizgesi... Kitap dediğimiz şey aslında bundan ibaret.

Buna karşılık, kitap dediğimiz işte bu sıradan harf veya sözcük diziliminin, cüssesiyle karşılaştırılamayacak kadar güçlü olabilmesi belki de insanlık tarihinin en gizemli gerçeği.

Düşünün, insanlık silah fabrikalarında türlü çeşitli silahlar üretiyor. Tanklar, toplar, tüfekler, insanlı insansız hava araçları, dinamitler, varil bombaları, mayınlar, makineliler, fişekler, mermiler, plastik mermiler... Kimya fabrikalarında öldürücü ilaçlar, sarin gazları, gaz bombaları, zehirler...

Ama bunların hiçbiri tehlikeli sayılmıyor. Öldürücü sayılmıyor. Bunları üretenler toplumu tehdit etmekle suçlanmıyor. Tutuklanmıyor.

Ama kitapları üretenler dünyanın her yerinde tehlikeli sayılabiliyor. Kitaplar silahlardan daha büyük bir tehdit kabul ediliyor.

Oysa kitapların içinde sadece bir takım insanların kafasından uydurup yine kendince kâğıda dizdiği sözcüklerden başka bir şey yok.

Barut yok... Zehirli kimyasallar yok... Patlayıcılar yok. Kurşun yok, mermi yok, fişek yok.

Sadece bir kâğıda sıralanmış sözcükler var.

Bir kişinin öylesine aklına gelmiş olan sözcükler.

O sözcükleri bir amaçla, bazen de amaçsızca sıralamış. Ona komik gelen bazı şeyleri başkaları ile paylaşmak istemiş. Komik gelmeyen şeyleri de. Ona hüzünlü gelen şeyleri paylaşmak istemiş. Acıklı gelen şeyleri de. İlginç gelen şeyleri paylaşmak istemiş, korkutucu gelen şeyleri de.

Paylaşmak istemiş

Hepsi bu.

Ama bu isteği başkalarına tehlikeli gelmiş. Başka insanları öldürmek için silah üretenlerin istekleri tehlikesiz gelirken, bir yazarın sadece aklına gelen şeyleri paylaşmak amacıyla kâğıda yazması tehlikeli gelmiş. Başkalarını öldürmek için türlü türlü silah üretip satan kişiler servetlere hükmederken, insanları eğlendirmek, heyecanlandırmak, hüzünlendirmek, kederlendirmek, düşündürmek için sözcükleri kafasına göre bir kâğıda sıralayan insanlar topluma tehdit olarak kabul edilip sürüm sürüm süründürülmüşler.

Çünkü yazılan her sözcüğün ardında bir düşünce vardır.

Korkulan şey sözcüklerin kendisi veya dizilimi değil, bu dizilimin betimlediği, tarif ettiği düşüncedir. Korkulan şey düşüncedir. Farklı düşüncelerdir. Var olanı olduğu gibi kabul etmeyen, sorgulayan beyinlerdir. Neden, diye soranlardır.

Bu nedenle dünyanın her yerinde baskı dönemlerinde silah üretenler değil düşünce üretenler tutuklanır.

Düşünce silahtan daha tehlikeli bulunur.

Yanyana dizilmiş harfler, yan yana dizilmiş mermilerden daha çok rahatsızlık verir.

Oysa silah metaldır, serttir, soğuktur, ateştir, ölümdür.

Düşünce ise sadece düşüncedir. Soyuttur. Düşünceyi elinize alamazsınız, tutamazsınız, tetiği yoktur, çekemezsiniz.

Kitaplar düşüncelerle inşa edilir. Hayallerle kurgulanır. Bilgi ile çoğalır. Bilgilerimizi çoğaltır.

Geçmişi bize, bizi geleceğe taşır.

Geleceği, bir saniye sonrasını bile bilemeyiz.

Geçen yıl, Beylikdüzü Kültür Merkezi'nde bir konuşma yapıyordum. İçinde bolca eğitim, geçmiş, gelecek, edebiyat gibi kavramların yer aldığı bir konuşmaydı. Bir yerinde şöyle bir laf ettim:
“Geleceği bilemeyiz. Bir saniye sonrasını bile. Örneğin ben şu anda konuşuyorum ama belki de konuşmamı tamamlayamayacağım. Bunu kimse bilemez.”

Böyle bir laf ettim. Daha lafım izleyecilere henüz ulaşmıştı ki elektrikler kesildi. Hem de öyle böyle kesilme değil; hatırlarsınız, tarihimizde ilk kez bütün Türkiye'de elektriklerin kesildiği o tuhaf gün.

Ve konuşmamı tamamlayamamıştım.

Anlatmak istediğim bir şeyi bizzat yaşatarak anlatmış olmuştum o zamanki izleyicilerime.

Evet, yarını bilemeyiz ama kurgulayabiliriz. Yazarların yaptığı da budur. Sadece yarını değil, bugünü hatta geçmişi de kurgularlar. Tarih öncesini anlatan filmlerden osmanlı saraylarındaki muhteşem yüzyıllara kadar hepsi kurgudur. Bir veya birkaç yazarın uydurduğu kurgular.

Yani hepsi yalandır. Uydurmadır.

Ama bu yalanlara ihtiyacımız vardır. Onlarsız yapamayız. İnsanlık tarihi boyunca uydurulan şeyler, ki onlara masallar veya öyküler de diyebiliriz, hep var olmuştur.

Ve hep var olacaktır.

Çünkü onlara ihtiyacımız vardır.

Çocukların da ihtiyacı vardır.

Çocuklara sadece şu anda ve şimdi içinde bulundukları anın çıplak gerçeğini bilgi formatında sunmak onlara yetmez.

Yetmez çünkü çocuklar merak eder. Yetişkinler de.

Geçmişi merak eder, yarını merak eder, bugünün anlamını merak eder.

Merak beynin enerjisidir. Merak her tür öğrenmenin başladığı andır. Merak buluşların, keşiflerin, bilimsel gelişmenin işaret fişeğidir.

Merak duygusunu geliştiren ise hayal kurabilmektir. Hayali besleyen ise masallar, öykülerdir, kitaplardır. Edebiyattır.

Bugün kendi kendine açılan kapılar Kırk Haramiler'in mağarasının kapısıdır, üstelik “Açıl Susam Açıl” demeden açılan, daha gelişmiş bir modeli...

Ay'a giden NASA veya Armstrong değil, Jules Verne'dir. Jules Verne kahramanlarını Ay'a indirmeye cesaret edememiş, kahramanları ancak çevresini dolanıp yeryüzüne geri dönmüşlerdi. Jules Verne telsizi de düşünememişti. Yerden bir mermi gibi fırlatılan roketle Ay'a doğru yol alırken mürettebatın en büyük kaygısı şuydu: Ya ölürsek, şu anda gördüklerimizi Dünya'dakilere kim anlatacak? Keşke Dünya ile aramızda bir telgraf bağlantısı olsaydı da her an gördüklerimizi aktarabilseydik; böylece biz ölsek bile bilgiler Dünya'ya ulaşmış olurdu. Ancak profesör şöyle bir açıklama getirir: Roket uçuşunu sürdürürken arkadan bir makara ile serbest bıraktığımız bir kablodan mı söz ediyorsun. Ama bu kablo tonlarca ağırlıkta olurdu...

Jules Verne bunları düşünememişti ama 150 yıl önce Ay'a gidebilmeyi kurgulamıştı.

Zaman yolculuğu kavramını ışığın akıl almaz hızına rağmen evrenin boyutları nedeniyle milyonlarca yıl geçmişe bakabildiğimiz Hubble teleskobuna değil, Wells'e borçluyuz. Hubble teleskobu ile uzayın derinliklerine bakıyoruz. Ancak o kadar uzak bir derinliğine bakıyoruz ki, o uzak derinlikten gözümüze kadar gelmeyi başaran görüntüler aslında milyonlarca yıl öncesine ait. Yani aslında geçmişe bakıyoruz.

Örnekler çoğaltılabilir. Ama her tür gelişmenin önce merakla başladığını, merak etmenin ise hayal gücüyle beslendiğini göstermeye bu kadarı yeter.

Konuya Fahrenheit 451 ile girdim. Orwell'in 1984'ü de çok benzer bir distopyayı dile getiriyor. Her ikisinin de birbirine yakın yıllarda, ikinci dünya savaşı sonrasında, Hitler faşizminin yenilmesinin ardından yazılmış olması ilginç. (1951, 1947).

Başkaları da vardır bilmediğim.

Ama ortak konu şu: Edebiyat aslında zaman zaman geçmişi de ele alsa hayatı geriden izlemiyor pek. Birçok durumda onu kurguluyor ve ilginç bir biçimde öngörüyor. Her iki kitapta da geçmişte yaşanmış, geride bırakılmış ve artık atlatılmış bir dünyadan söz edilmiyor. Tersine, bir gelecek kurgusundan söz ediliyor. Yine olabilecek bir şeyden söz ediliyor.

Uyduruyor ama ciddiye alıyoruz. Almak zorunda kalıyoruz. “Aman canım, adamın biri aklına gelen sözcükleri kâğıda öylesine sıralamış işte” deyip geçemiyoruz.

İşte yazarın böyle bir gücü var.

Bazen sezgileri güçlü kılıyor yazarı, bazen hayal gücü. Çoğu kez de her ikisi birden. Ama asla bilgi olmaksızın yapamıyor. Geçmişe de yaslansa, kafasındaki kurgusal geleceğe de...

Bilgi olmaksızın merak güdüsü de hayal gücü de beslenemiyor. Bilgi olmaksızın çocukların okur olması sağlanamıyor.

Ancak yazar neyi anlatırsa anlatsın her durumda geleceği işaret ediyor.

Kitapların içindeki geleceği...

----------------------------
4 mayıs 2016 / Fatih Üniversitesi 9. Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Günleri, “Çocukların Barış Dili” konulu paneldeki konuşmam.
TOP