Kemalettin Tuğcu paneli

kimsesiz çocuklaryeraltında bir şehir

Merhaba,
Aşağı yukarı bu ekip bundan tam 21 yıl önce, yine rahmetli Tuğcu'yu anmak üzere bir araya gelmiştik. Bu 21 yılda hem ülkemizde hem de dünyada ne kadar çok şey değişti. Yani aslında hiçbir şey aynı kalmadı desek daha doğru olur. Öyle ki bu son yirmi yılda tüm dünya ve bizim ülkemiz sanki hortuma kapılmış gibi savrularak, adeta duvardan duvara çarpılarak akla hayale sığması güç bir değişim yaşadı.

Tabii, bütün bunlar hepimizin bireysel hayatlarına da yansıdı.

Çok şey değişti. Değişimlerin hepsini saymak zor ama kendi alanımıza, yani çocuk edebiyatına indirgeyerek bakabiliriz. Çocuk edebiyatında da son 20 yıl içinde çok şey değişti.

Öncelikle kitap sayısı arttı. Her yıl basılan kitap çeşidi sayısı yılda 7-8 binlerden 40-50 binlere yükseldi.

Çocuk kitabı yayımlayan yayınevi sayısı arttı. Hatta çocuk kitabı yayımlamayan yayınevi kalmadı.

Kitapçı sayısı pek artmadı ama alışveriş merkezlerine zincir kitabevleri açıldı ve sınırlı da olsa bir kitabevi gezme kültürü oluşmaya başladı. Kitapçılardaki çocuk kitabı reyonları genişledi, çeşitlendi.

Yazar sayısı arttı. Çizer sayısı arttı. Yurt dışında kitapları yayımlanan yazar/çizerlerimizin sayısı arttı.

Okur sayısı da arttı. Okul kütüphaneleri eğitimli kütüphanecilerin istihdam edilmesi, anne baba ve öğretmenlerin çocuk kitabı bilincinin gelişmesiyle birlikte okuyan çocukların sayısı arttı.

Daha birçok şey değişti. Yine hepsini saymak zor.

Değişmeyen şeyler de oldu tabii. Örneğin kütüphaneci sayısı artmış olsa da halk kütüphanelerinin sayısı artmadı.

Değişmeyen şeylerin hepsini saymak da zor. Ama konumuza ilişkin değişmeyen şeylerden bir tanesi var ki bugün benim yaşım civarındaki dostlarla ne zaman çocuk kitabı konulu bir sohbete otursak değişmez isim hep Kemalettin Tuğcu oldu.

Bu sohbetlerde dikkatimi çeken ilk şey ortamdaki herkesin mutlaka bir veya birkaç kitabını okumuş olduğu ve okurken de bolca gözyaşı dökmüş olduğuydu.

“Ağlamaktan helak olurduk!” sözüyle hatırladıkları Tuğcu hepsinin çocukluklarında yer etmişti.

Önceleri öylesine bir çocukluk anısı paylaşımı niteliğinde ve gülümsemeler eşliğinde dile getirilen bu tür cümleler 70'li yıllarda giderek olumsuz bir içerik kazanmaya başladı ve sonrasında keskin bir “anti-Tuğcu” bir tavır yaygınlaştı. Yaygınlaşmakla kalmadı adeta trend oldu. Öyle ki, Tuğcu'yu hiç okumamış olanlar bile bu trendin dışında kalmamaya çalışarak şu klişeleşmiş sözü sıkça kullanır oldular:

“Kemalettin Tuğcu duygu sömürüsü yaptı!”

21 yıl önceki panelimizde de konuşulmuş. Bugün de çok değiştiğini sanmıyorum; sokakta belli yaşın üstündekilere mikrofonu uzatsanız sözleşmiş gibi aynı cümleyi dile getireceklerdir:

“Kemalettin Tuğcu duygu sömürüsü yaptı!”

5-6 yıl önce bir Çocuklar İçin Yazma seminerinde (hepsi yetişkin yaşlarda olan) öğrencilerime Tuğcu'yla ilgili görüşlerini sordum. Sözünü ettiğim benzer klişeyi pek zorlamayan sözler söylediler. Duygu sömürüsü, acıklı, ağlatan yazar vb...

Sonraki hafta, aynı öğrencilerime yazarının Tuğcu olduğunu gizleyerek bir kitabı baştan sona okudum ve bir metin olarak nasıl değerlendirdiklerini sordum.

Görüşlerden aklımda kalanlar:

“Aynı şeyler bizim ailede de yaşandı...”
“Dili çok sade anlatımı düzgün...”
“Bize bizi anlatmış...”


Tek bir olumsuz görüş beyan edilmedi. Yazarın Tuğcu olduğunu söylediğimde birkaçı aslında daha önce hiç Tuğcu okumadıklarını, sadece genel bir bilgi olarak onu öyle tanıdıklarını itiraf ettiler. Okumuş olan bir ikisi de yalnızca bir ya da iki kitabını okumuştu.

Tuğcu'nun kitaplarının birer başyapıt olduğunu ve bugünün çocuklarına da mutlaka okutulması gerektiğini söylemiyorum. Ama bu kitapların bugün yazılıp yayımlanan kitaplarla karşılaştırıldığında edebi nitelik olarak, dil olarak, kurgu olarak onlardan geri kalmadığını, hatta epey bir bölümünden çok daha üst seviyede yer aldığını söylüyorum.

70'li yıllarla başlayan süreçte anne babaların, öğretmenlerin, zamanın kalem erbabının bazen hiçbir kitabını okumaksızın Tuğcu'yu haksız yere hırpaladıklarını, bu, okumadan, incelemeden, bilmeden etmeden hırpalama eğiliminin ne yazık ki bugün de çok yaygın bir geleneğimiz olmaya devam ettiğini söylüyorum.

Bir sabah annem beni elimden tutup sokağa çıkardı ve dedi ki: “Haydi annene gidiyoruz!”

İlkokulun ilk yıllarındayım ve fena halde Tuğcu okuyorum. Annesiz babasız büyüyen çocukların, üvey anneler elinde hırpalanan bebelerin, zalim babaların dayaklarından gizlenmeye çalışan ana kızların hikayelerini tekrar tekrar okuyarak hayatı anlamaya çalışıyorum...

Annemin üvey olduğunu öğrenir öğrenmez çocuk beynim “zalim üvey anne” şablonunu benimseyiverdi ve başladım beni büyüten rahmetli anneme ileri geri konuşmaya. En küçük bir anlaşmazlıkta dilim beş karış: “Sen zaten üvey annesin!”

Neyse ki kısa sürdü. Kadıncağız bir gün beni karşısına oturtup “Söyle bakayım, ne üveyliğimi gördün sen benim?” dedi de toparlandım.

Tuğcu'nun bendeki ilk etkisi bu oldu. Bunu Tuğcu'nun “suçu” olarak dile getirmiyorum. Kitaplarda her şey yer alabilir. Her türden tipleme, olay vs. Onu alıp ne yaptığımız bizimle ve yaşadıklarımızla ilgilidir.

Tuğcu aileden İstanbul beyefendisiydi ve romanlarının dekoru genellikle İstanbul'du. Sokaklardı.
Kahramanları da değişmez bir kural olarak hep çocuklardı. Sokaklardaki yoksul çocuklar, sokaklara düşen zengin çocukları, yetimler, öksüzler, sahipsizler...

En tipik olanlarından birine bakalım: 1963 basımı İtimat Kitabevi tarafından basılmış olan Kimsesiz Çocuklar adlı roman. 134 sayfalık kitabın ilk 89 sayfası Kimsesiz Çocuklar'a ayrılmış. Kalanında ise Son Çocuk adlı bir öykü var.

Benim kitaplığımdaki 64 Tuğcu kitabı içinde kapak resmi ve düzeni en güzel olan ikisinden biri bu Kimsesiz Çocuklar, öteki de Yeraltında Bir Şehir adlı romanı. Metne birebir uyumlu, heyecan uyandırıcı kapak resimleri ama çizeri belli değil.

Roman on bir yaşındaki Oğuz'la bizi tanıştırıyor. Tipik olduğu üzere anne baba yok. Halası ölünce kendini sokakta bulmuş.

Romanı anlatmayacağım. Bir kez daha okurken çocukluğuma gittim. Televizyon yok. Arada bir radyo tiyatrosu veya mahalleye gelen cambaz olmasa eğlenecek pek bir şey de yok. Kardeşimle deli gibi Tuğcu okuyoruz. Duygulanıyoruz evet. Duygulanmaktan hoşlanıyoruz ve okudukça okuyoruz. Sadece duygulanmak değil ama. Macera da.

Ama bir tek kez bile ağladığımızı hatırlamıyorum.

Kimsesiz Çocuklar'ı da birkaç başka kitabını da tekrar okuduğumda düşündüğüm ve fark ettiğim şey hep aynıydı. Bırakın okuduğum satırların beni ağlatmasını, Tuğcu'nun beni ağlatmaya çalıştığına ilişkin bir çabasını da göremiyordum. Yani “Nasıl etsem de şu okurumu gözyaşlarına boğsam...” diye debelenen bir yazarla karşı karşıya olmamıştım hiçbir zaman, çocukken de şimdi de...

İlle de ağlayanlar çıkmıştır mutlaka ama Tuğcu biz ağlayalım diye çabalamıyordu. Tuğcu bırakın çocukların yani okurlarının duygularını sömürerek para kazanmaya çalışmayı, yeri gelseydi romanlarında böyle bir yazar tiplemesini romanının kurgusu içinde kötü adam kostümüyle sunardı biz okurlarına.

Tuğcu'nun duygu sömürüsü yaptığı klişesi, adı üstünde bir klişedir ve hiçbir kitabını okumamış olanların bile sırf biliyormuş veya okumuş görünmek için sarf ettiği yavan bir saptamadır.

Tuğcu'nun ağlattığı değil ama duygulandırdığı pekala söylenebilir ama bu farklı bir şey ve aslında çok okunmasının sırlarından biri ve bence en önemlisi burada yatıyor işte.

Ama önce şunu söylemeden geçmeyeyim:

Tuğcu keşke bizi ağlatsaydı! Ağlamanın nesi kötü ki? Gerçekten, keşke biz yazarlar duygu dehlizlerimizdeki yeraltı sularını harekete geçirecek kadar güçlü edebi metinler yazabilsek... Bu metinlerle okurumuzu sarsmayı başarsak. Bir kitabı okuyup duygulanmak, bir kitabın, bize yaşattığı duyguların gücüyle kahkahalar attırabilmesi veya hüngür hüngür ağlatabilmesi ne muhteşem bir şeydir!

Ve ne eğitici bir deneyimdir! Başkasının duygularını bizzat kendimiz yaşıyormuşçasına deneyimlemek; kurgusal bir tiplemenin yaşadığı her neyse onunla özdeşleşip kendini onun yerine koyup, onun duygularını içselleştirmek, gönülden paylaşmak, anlamak, hissetmek...

Tuğcu bunu yapmaya yaklaşabilen bir yazardı. Çok okunmasının sırlarından biri budur.

İkincisi de kullandığı dildir. Tuğcu “edebiyat paralamaz.” Yağmur yağıyorsa yağmur yağıyor der. Olan biten neyse onu anlatır. Ortalama sokak insanının dilini kullanır ama örneğin haydut da bir iş adamı da, komiser de aynı dili kullanır. Şivelere, argoya filan fazla yer vermez. En fazla Türk filmlerindeki Şoför Nebahatvari külhanbeyi ağızlarını, ki asla küfür aşamasına varmaz, arada kullanan tiplemeleri olur. Kimsesiz Çocuklar'da Çakır'a ara sıra bunu denetir.

Tuğcu'nun okuduğum tüm kitaplarında dikkatimi en çok çeken, kahramanlarının para ile olan tutarlı ilişkisi olmuştur. Kötülerin derdi paradır bu belli. Ama iyiler de para konusunda hep değişmez ilkelere sahiptirler. Bunların başında da “hakkı olmayana göz dikmemek” gelir.

Örneğin Kimsesiz Çocuklar'da, tek bir kitabında bile çok sayıda örneği var bunun:

Çocuklar define bulma hayali kurarlarken bile defineyi bulduklarında hemen el koymayı değil, hemen karakola haber vermeyi planlarlar.

Kahramanlardan biri olan Çakır çok açtır, pazaryerinden şeftali çalar. Yakalayıp karakola götürürler. Komiser önce Çakır'ı tokatlar, sonra da cebine para koyar ve “Git şeftalinin parasını öde!” der.

Yine aynı kitapta çocuklar bir mahzenin dibindeki çukurun yanında aç biilaç perişan haldelerken yukardan soğusun diye kuyuya sarkıtılan bir tabak dolusu patlıcan dolmasına hırsızlığa girer gerekçesiyle dokunmazlar bile.

Oğuz'u zengin bir adam evlatlık almak ister. Sokaklardan kurtulacaktır. Okuyacaktır. Sıcak bir yuvası olacaktır. Ama Oğuz “Arkadaşlarım da sokakta” diyerek reddeder.

Çakır saat çalmakla suçlanır, üzüntüsünden yataklara düşer.

Yangından kurtardıkları küçük çocuğu ana babasına götürürler ama vaat edilen ödülü istemeyi reddederler.

Koltuğun içinde çok değerli pırlanta bir yüzük bulurlar ama satıp yemek yerine sahibini ararlar.

Yüzük karşılığında sahibinin verdiği ödülü de kabul etmezler.

Dünyanın bugünkünden daha az kirlenmiş olduğu çocukluk zamanlarımın yazarı bütün bu safiyane görünen örnekleri bugün yazıyor olsa aynı şekilde mi yazardı? Tuğcu'nun polisleri, subayları, esnafı vb güvenilir makamların temsilcileriydi. Defineyi bulduğunuzda güvenle karakola teslim edebilirdiniz çünkü mutlaka adil mercilere ulaşacağından emindiniz Tuğcu'nun dünyasında.
Emek harcanmadan hak edilmeden elde edilen servet huzur getirmez, çoğunlukla felaketlere götürürdü. Namuslu, dürüst ama yoksul yaşamak en üst değerdi. Enayilik değildi.

Yıllar önce bir Akdeniz sahilinde köylüler elimdeki İngilizce arkeoloji kitabını görüp “Buralarda yaşantılar var mıymış?” diye sormuştu. Ben de yaşantı sözcüğünden yola çıkarak bu soruyu “Buralarda insanlar yaşamış mı?” diye anladım. Oralarda “yaşantı” sözcüğünün “define” anlamına geldiğini henüz bilmiyordum. “Tabii” dedim. “Var, hem de çok.”
“Nerden biliyorsun?” diye çevremi sardılar. Şaşkınlıkla elimdeki kitabı gösterdim. “Burada yazıyor!” dedim. Gösterdim. “Hatta, bakın, haritaları bile var.”
Ben hâlâ onlara Likya bölgesindeki antik uygarlıklardan söz etmeye çalışıyorum. Haritaları görmek için itişiyorlar
Neredeyse yaka paça girişecekler bana “Definenin yerini söyle!” diye.
Sonunda anlaştık ve bana öfkelerinin nedenini anlattılar.
Beşadalar mevkiinde su altındaki bir batıkta altın gümüş çatal kaşık takımları bulmuşlar. Tam çıkarırlarken Sahil Koruma devreye girmiş ve hepsine el koymuş. Sonra? Sonrasını söylerken burnundan soludu bana bunu anlatan: “Zengin oldu hepsi...”

Bütün bu örnekler üzerinde düşünürken ben olsam ne yapardım diye sordum. Defineyi karakola bildirir miydim? Sanırım bildirirdim, Bulduğum yüzüğün sahibini arar mıydım yoksa en yakın kuyumcuya okutur muydum? Sanırım sahibini arardım. Bu ikisi tamam da şu, soğusun diye kuyuya sarkıtılan patlıcan dolmaları konusunda kendimden çok emin olamıyorum. :)

Fatih Erdoğan / 18 Ekim 2017
TOP