Okumaya Ne Gerek Var?




images-1
Uzun yıllar önce bir yaz tatilinde Olimpos sahilindeydim. Tatilci olmanın ruh halini bilirsiniz; yetiştirilmesi gereken bir iş yoktur, toplantı, buluşma, falanca raporunu hazırlama, gözden geçirme filan, bunlar yoktur. Tek yapmanız gereken şey önünüzdeki güneşli, denizli, tuzlu, uykulu zamanı geçirmekten ibarettir.

Ben de öyle yapıyordum. Antik Ceneviz kalesinin duvarı dibinde kumsala uzanmış iki yanımda oturan köylü çocuklarıyla sohbet ediyordum. Daha doğrusu ben elimdeki kitabı okumaya çalışıyordum ama çocuklar bir yandan beni izleyip bir yandan da bana çeşitli konularda bir şeyler sorup duruyorlardı. Nereden gelmiştim? İstanbul büyük müydü? Boğaz Köprüsü rüzgârda sallanmıyor muydu? Ne kadar kalacaktım? Çadırda mı kalıyordum? Çocuklarım var mıydı? Kaç yaşındaydım?

Tatil ortamında bu tür sohbetler hiç sıkmıyor. Tersine, sahile kendine özgü melodisiyle vuran denizin dalgalarına çok da iyi eşlik ediyor gibi.

Tek tek yanıtlamaya çalışıyorum.

Sıra elimdeki kitaba geliyor. George Bean'in “Lycian Turkey” adlı, henüz o zaman Türkçeye çevrilmemiş olan kitabı. Akdeniz'in Likya bölgesini adım adım dolaşarak 1978'de yazmış. Yazmakla da yetinmemiş gittiği yerlerdeki antik kalıntıların kara kalem çizimlerini de eklemiş.

(Ne yazıktır ki bu ve öteki kitaplarının hiçbirinin Türkçe baskısı tekrar yapılmamış.)

Kitabın benim elimde olmasının da çok iyi bir nedeni var: Likya bölgesini ben de o sırada, tıpkı George Bean gibi, yürüyerek gezmeye çalışıyorum. Bir yandan da kitabın sayfaları arasında geziyorum. Çalıların arasında neredeyse görünmez hale gelmiş olan bir devrik sütun başlığını Bean'in çizimleri arasında bulup dokunuyorum. Evet, bu işte, diyorum. İşte tam da bu açıdan çizmiş.

Heyecanlanıyorum. 30-40 yıl önce adamın biri buraları adım adım dolaşıp defterine notlar almış, çizimler yapmış, Belki de şu anda benim oturduğum taşın üstüne oturup dinlenmiş, az önce yanından geçip su içtiğim ırmağın suyundan içmiş. Bu beni heyecanlandırıyor. Onun yaşadığı serüvenin benimkinin yanında ne kadar muhteşem olduğunu bilmeme rağmen heyecanlandırıyor. Benim elimde bir kitap var ve ben yolumu o kitapla buluyorum. Oysa o?

Elinde hiçbir şey yok. Arıyor. Öylece arıyor, her çalılığın altına bakarak, her tepeyi tırmanarak... Günlerce... Aylarca... Usanmadan...

“Bu kitabı nasıl okuyorsun?” diyor sağımda oturan köylü çocuk. Lise yaşlarında olmalılar. Bir an ne diyeceğimi bilemiyorum.
“Okuyorum işte...”
Kitabı elimden alıyor. Sayfalarına göz gezdiriyor. Tutuşu acemi. Sanki ilk kez bir kitaba dokunuyor gibi. Belki de kitaba zarar veririm endişesi...

“Var ya...” diyor. “Şu sayfaya bakınca gözlerim kararıyor benim.”

“Hayatta okuyamam ben de” diyor solumdaki arkadaşı da.

“Merak ettiğin bir şey olursa okursun” diyorum. “Ben merak ediyorum o nedenle okuyorum.”

“Merak etsem de okumam” diyor. Bir yandan da elindeki küçük bir dal parçasıyla kumu eşeliyor. Aslında kumu eşelemekte olduğunun farkında değil; elinin otomatik bir hareketiyle yapıyor bunu. Hiçbirimiz onun kumu eşelediğinin farkında değiliz. Olmamız de gerekmiyor zaten.

Ancak...

“Bir dakika...” diyorum ve kumun içine yeniden gömülmesine fırsat vermeden uzanıp bizim elli kuruşlarımız büyüklüğündeki antik parayı alıyorum. Bir yüzünde İskender'inkine benzeyen bir yüz kabartması var. İskender buradan geçmiş, tarihten biliyoruz. M.Ö 300 yıllarında.

(Aslında taaa şimdiki Pakistan coğrafyasına kadar gitmiş. Bunu nasıl başarmış asla aklımız almıyor. Binlerce kilometre... Yürüyerek...)

“İskender sanırım” diyorum. İki çocuk da yüzüme bakıyor. Bütün bu tatil anımı 30 yıldır unutmamamın ve şimdi sizinle paylaşmamın nedeni tam da bu bakışlar işte. Bu çocukların okumaya, kitaba, bilgiye olan uzaklıklarının karşısında mucizeyi andıran bir tezat olarak kumun içinden ortaya seriliveren 2300 yıl öncesinin küflenmiş metal üzerinde hâlâ yaşamakta olan bilgisi...

2300 yıl...

Kumu öylesine rasgele eşelediğimizde bile dokunabildiğimiz bir tarihin üzerinde yaşayan ama o tarihin bilgisine ulaşabileceğimiz kaynaklara, yani kitaba dokunmaya bile korkan bir nesil...

Onların suçu mu? Hayır ama aslında kimin suçu olduğunu araştırmanın da bir önemi yok. Daha hayati önemi olan şey bunun sonuçları... O iki çocuk şimdi 40-50 yaşlarında olmalı. Acaba ne yapıyorlar? Nasıl yaşıyorlar? Ne iş yapıyorlar? Kendilerine nasıl bir hayat çizdiler? Çizebildiler mi yoksa onların hayatını başkaları mı çizdi? Büyük olasılıkla böyle oldu. Başkalarının çizdiği hayatı sorgulamadan yaşayıp buna kader dediler belki de. Çünkü bilginin kılavuzluğu yoksa kılavuzunuz yoktur. Kılavuzunuz yoksa hayatınızı başkaları çizer. Siz çizemezsiniz.

İskender öldüğünde sadece 32 yaşındaydı. Hayranı olduğumdan değil ama şaşırtıcı bulduğumdan, çağının en büyük imparatorluğunu kuran birinden söz ediyoruz. Onu yönlendiren şey meraktı. Hayal etmek ve hayalinin peşinden binlerce kilometre yürümeyi göze almaktı. O kendi hayatını kendisi çizmek istedi.

Soru şudur: Siz kendi hayatınızı kimin çizmesini istiyorsunuz?

Kendiniz mi çizeceksiniz? Başkaları mı?

İstediğiniz giyebilmek, istediğiniz küpeyi takabilmek, dövme yaptırabilmek, gece eve istediğiniz saatte gelebilmek veya geceyi Burcularda ders çalışarak geçirebilmek için verdiğiniz mücadeleyi kendi hayatınızı kendiniz çizebilmek için de verebilecek misiniz?

Hayal gücünüz buna yeterli olacak mı?

Yeterince cesur musunuz?

Yoksa teslim mi olacaksınız?

İşte bu kararınızı verirken danışabileceğiniz arkadaşlarınız olacaktır. Bazı büyükler olacaktır. Konu komşu akraba olacaktır. Hepsi size kendi hayatının çizgilerinden sözedecek.

İstediğiniz yanıtı onlardan almanız çok zor. Çünkü onlar size hep kendilerini anlatacak.

Size sizi anlatabilecek, sizi kendileriyle sınırlandırmadan, kendilerine hapsetmeden, ufkunuza kendi deneyimlerini, kendi hikayelerini gerip görüş açınızı karartmadan, hayal gücünüzü var olan her şeyin üstünde ve yepyeni bakış açılarıyla besleyebilecek tek bir dostunuz var:

Kitaplar!..

Yolunuz açık olsun!

(5 Nisan 2016’da Mimar Sinan Koleji’nde Murat Batmankaya ve Mehmet Attila ile birlikte 7-8 ve lise öğrencilerine yönelik paneldeki konuşmam.)

TOP