Rahmi ve Ozan Sanatevi

RAHMİ...
Manzara soluk kesiciydi... Saatlerdir tırmanıyorduk ve kocayemiş çalılıklarının arasından kıvrıla kıvrıla uzanan keçiyolunu izlerken yer yer kızılçam, meşe ve kestane ağaçlarının gölgelerinde soluklanıyor, kısık gözlerimiz ufku çevreleyen masmavi Marmara'yı tarıyordu. İlkbahar başlangıcıydı. Rüzgâr ve güneş şimdiden yüzümü karartmış olmalıydı.

Bana rehberlik eden dostumun yüzü ise zaten kapkaraydı; mutlu ve gururlu bir ifadeyle döndü:
“Dediğim gibi varmış değil mi?”
Birkaç dakika boyunca bir şey söylemedim. Dediği kadar var mıydı? Dediği neydi? “Gel bir gün, bırak işlerini bir günlüğüne, gel. Seni Kapıdağ'a çıkarayım.”
Bırakmıştım. Sonunda söz dinleyip sabah erkenden dikilmiştim kapısına: “Haydi, beni Kapıdağ'a götür...”
Rüzgâr benim fırça sertliğindeki saçlarımı bile dalgalandırarak Erdek sahillerine doğru akıp geçti.
“Evet” dedim dostuma. “Evet, dediğin kadar varmış. Hatta...”
Yürümeye başladık. Yönümüz Kocaburgaz'dı. Yolumuz uzundu.
“Hatta... Dediğinden fazlası varmış.”

Güney Marmara'nın -İstanbul'a bunca yakın olmasına rağmen- değeri pek bilinmeyen (aslında iyi ki de bilinmeyen) bu yarımadasının en tepesinden ufka bakarken kent içi hayhuyları anlamsız buluvermek ne kadar kolay. Yo hayır, biz kentlilerin her tatilde hayatın anlamını sorgulayıp sonra da doğal yaşam kurmak için arazi bakmaya kalkması türünden bir mandıra filozofluğundan söz etmiyorum. Cehennemin içindeyiz aslında ve arada bir yukardan (kurtuluşumuz için) bir ip uzatılıyor ve birçok kez bu ipi bizler görmezden geliyoruz, bu kadar basit. Dostumun bana bir günlüğüne uzattığı da aslında böyle bir ipti. İpucuydu...

İlkgençliğimin beni en çok etkileyen kitaplarından birinin Alphonse Daudet'nin “Değirmenimden Mektuplar”ı olması rastlantı mı? Yoksa o yıllarda henüz billurlaşmamış olsa da varlığını ufak ufak hissettiren yazma eğilimlerimle, ruhumdaki yabaniliğin uzlaştığı mekânlarda ille de yabani hatmigüllerin bulunmasının bana verdiğini fark ettiğim huzur mu?

Bir kayanın üstüne ilişmiş dinlenirken dostumu inceledim uzun uzun. Romanlar insanları anlatır. Ya da biz romanlarda insanları anlatırız. Hangi insanları? Şu karşımda oturan ve kim bilir kaç kez tırmanıp gezdiği buraları bir kez daha sırf bana göstermek için kan ter içinde tırmanmaktan yüksünmeyen adam bir romanın konusu olabilir miydi örneğin?

Hiç kuşkusuz evet.

Rahmi Akdaş bir kitapçı. “Kitapçı” sözcüğü ağır ağır tonlanarak ve hakkı verilerek okunmalı çünkü Rahmi “Ozan Sanatevi” adını verdiği kitapçı dükkânına bir fotokopi makinesi koymayı, cebinde öğle yemeği parası kalmadığında bile “Ben kitapçıyım!” diyerek reddeden bir kitapçı. Dükkânındaki her kitabın hangi rafın hangi köşesinde olduğunu bilmekle kalmayıp hepsiyle ilgili saatlerce konuşabilen bir kitapçı. Müşterisiyle -ve bazen dertleriyle- kişisel olarak ilgilenip onlara uygun bulduğu kitabı (ve çözümü) yine uzun uzun anlatmaya üşenmeksizin önerebilmesiyle de...

Rahmi Akdaş 90'lı yıllarda Yapı Kredi Yayınları tarafından “En İyi Taşra Kitapçısı” olarak ödüllendirilmişti. O zamanlar Bandırma'nın en büyük (yüzölçümü olarak da) kitapçısıydı ve düzenlediği imza günleri ve söyleşilerle Güney Marmara'da ses getiren edebiyat günlerinde zamanın en ünlü ve çok satan yazarlarını bir araya getirirdi.

Zaman değişti. Yayın hayatı değişti. Okuma yazma eylemi, okurlar hatta yazarlar da değişti. Dağıtım şirketleri değişti. Zincir kitabevleri yaygınlaştı, internet üzerinden kitap satışları gündeme geldi...

Rahmi değişmedi.

Hayat birçok kez onu silindir gibi ezip geçmeye çalıştıysa da o her seferinde “Hah haaa... Hâlâ ayaktayım ve ben bir kitapçıyım!” diyerek doğruldu gülümsemesini ve direncini bir saniye bile yitirmeden.

Rahmi hâlâ okuyacağı kitabı bir kez onunla hasbıhal ederek seçmeyi yeğleyen özel okurlarına kitap hizmeti vermeye devam ediyor. Rahmi hâlâ eskisinden çok daha küçük dükkânına gelen müşterilerinin gözlerinin içine bakarak onlara en yakışan kitabı sunmaya çalışıyor. Bandırma'ya yolunuz düştüğünde “Ozan Sanatevi” diye sorun. Feribottan inince beş dakika bile sürmez. Rahmi ile tanışın. Kendinize bu iyiliği yapın. Yazılmamış bir romanın kahramanını göreceksiniz, sakın şaşırmayın!

Yanımızda yöremizde Rahmilerden hem çok var hem de çok az var. Çok azını fark edebiliyoruz ve bu da çoğu kez yokluklarında mümkün oluyor. Aslında Rahmi, Rahmiler hâlâ orada.

Soru şu: Biz neredeyiz?
TOP