Küçük Prens hakkında...

1. Küçük Prens aslında kimdir ve çocuklara mesajı nedir? Bakışı ahlakçı, eleştirel ya da mesela çevreci mi?

Küçük Prens, sahra üzerinde uçuş yapan pilotun karşılaştığı ve başka bir gezegenden oraya geldiği varsayılan bir çocuktur. Çocuk edebiyatı çerçevesinde bakıldığında bir “iyi” karakterdir. Bu, Küçük Prens’in kim olduğuna verilebilecek en kolay cevap. Prens olduğu için peri masallarındaki kahramanlarla karşılaştıranlar da var (Bettina Hürlimann), uzaydan gelen iyi kalpli bir kahraman olarak E.T.’ye benzetenler de (Celal Üster). Yazarın bu kahramanını kendi çocukluğuyla ilişkilendirenler, ya da küçükken kaybettiği ağabeyinin ardından yaşadığı hüznü anlattığı bir simge olarak görenler de var. Benim içinse Küçük Prens benim ve belki de tüm yetişkinlerin kaybettiği çocukluğudur.
Çocuklara mesajı nedir? Yalnızca çocuklara mı, hatta acaba çocuklara mı, yoksa yetişkinlere mi? Birçok kişi için Küçük Prens her yaşın kitabıdır. Gerçekten de, öteki çocuk kitaplarından farklı olarak, ilkokul 2,3,4. sınıflardaki çocuklar okuduğunda pek bir şey anlamazlar. Anlamazlar ancak etkilenirler. Birçok nedenle… Uzaydan gelen bir çocuk… Çölde mahsur kalmış olan bir pilotun serüveni… Su arayışı… Yılan… Tilki… Ama, Küçük Prens’in sonu, yani ruhunu özgürleştirmek için (yılanın da yardımıyla) bedeninden kurtulması, bu yaş çocukları için tam bir muammadır.
Ancak kitabın kolaylıkla algılanabilen yanları da yok değildir; örneğin büyüklerle çocukların hayata ve her şeye bakışlarındaki farklar. “Güzel bir ev” tanımı… Çocuklar için yeşil boyalı, minik pencereli.. vb oluşu yeterli. Oysa yetişkinleri daha çok evin fiyatıyla ilgileniyor… Veya hayatta neyin önemli olduğuna ilişkin sorgulama, bir koyunun çiçeği yiyip yemediğinin belki her şeyden önemli olabilmesi…
Ancak özellikle lise çağlarında, hayata biraz daha sorgulayarak bakılan, duygusal yakınlıkların, duygusal ayrılıkların, hüzünlerin yaşandığı yıllarda Küçük Prens’in daha çok benimsendiğini görebiliyoruz.
Bakışı ahlakçı mı? Ahlaktan ne anladığınıza bağlı. Ama şu söylenebilir; sorgulayıcı. Gerçekten de, bir çeşmeye yürüyüp kana kana su içmenin güzelliği varken, bir hapla susuzluğumu gidermek beni daha çok mutlu eder mi? Bu bir sorgulama. Çevreci mi? Sanmam. Gülün, çiçeğin kitapta yer alış biçimi, Küçük Prens’in bunlarla ilgili kaygıları böyle bir izlenim verse de, daha çok simgesel anlamlarıyla varlar.


2. Küçük Prens bazı kaynaklarca İncil ve Kuran’dan sonra en çok okunan kitap kabul ediliyor. Bu durumda bu kitap kimin için yazılmıştır? Büyükler, küçükler, küçük kalan büyükler?..

Küçük Prens her yaşın kitabıdır, ancak az önce söylediğim çerçevede. Tabii ki, Küçük Prens “çocuk” bir kahramandır, ama söyledikleri ve var oluşuyla ve yok oluşuyla çocuğu aşar.

3. Kitabın MEB listesinden çıkmasına vesile olan orijinalinde geçen “Türk diktatörü” ve onun uyguladığı “ölüm cezası” kavramları 17 çeviride de farklı sunulmuş. Siz tercihinizi neden “Türk önderi”nden yana kullandınız?

Benim yaptığım ve 1988-2004 yılına kadar yayımlanan çeviride ben “diktatör” demedim. Orijinalinde ve tüm öteki dilllerdeki çevirilerinde aslında böyle geçiyor. Ben “diktatör” ile “lider” arasındaki nüansa rağmen ikinciyi seçmeyi uygun buldum. Sonuç olarak diktatör de bir liderdir; uygulaması ve tarzı değişse de. Eh, yazarın aslında amacı Türk önderinin “yönetme tarzını” dile getirmek değil ki… Yazar aslında batılıların önyargılarını eleştiriyor: Türk bilimadamı batılı bilim çevrelerinde ancak belli kıyafetler giyerse kabul görüyor. Yazarın eleştirdiği bu. Yani yazarın asıl amacı buyken “lider mi desem, diktatör mü” diye kafa yorduğunu da sanmıyorum. Kitabı daha sonra (2004’te) Fransızcasından çevirmenimiz Yaşar Avunç çevirdiğinde ilk baskıda “diktatör” olarak bırakmıştı, ama sonraki baskılarda yine lider demeyi birlikte daha uygun bulduk. Halen de öyle.

4. Çevirinin aslına sadık kalmasının sınırları nedir ve tercihler bunu ne kadar belirler?
Kimi görüşlere göre, çeviri üzerinde hiçbir biçimde oynama hakkımız yoktur. Kimilerine göre ise, hedef dilin ve kültürün bazı sınırlamaları gerektirdiğinde metnin özünü ve anlamını değiştirmemek koşuluyla değişiklikler yapılabilir. “Küçük Prens ve Çeviri” başlıklı makalede (BinbirKitap çocuk Edebiyatı Araştırmaları Dergisi Cilt:1 Sayı:1 1998) Necdet Neydim şöyle bir yaklaşım getiriyor:
“Yazınsal metnin kendi iç gerçekliği vardır ve tarihsel gerçeklerden yola çıkmak zorunda değildir. Yazarların böyle bir gerçekliğe bağlı kalma zorunlulukları da yoktur. Yazılan bir romandır, tarih kitabı değil. …. Eğer metnin tarihsel gerçekliği doğruysa 1902-1920 arasında kimin iktidarda olduğuna dikkat etmeleri gerekirdi.”
Yine Neydim, aynı yazısında Zohar Shavit’ten yaptığı alıntılarda birçok klasik kitabın örneğin çocuklar için sert kaçabilecek müstehcen sahnelerinden arındırılarak çocuklara sunulduğunu örnekliyor.


5. Lotus Yayınevi’nin bastığı Küçük Prens, bildiğimiz kadarıyla 1995’te çıkan telif yasasından bu yana telif hakkı sizde olduğu halde ilk yayımlanan versiyon ve “Türk diktatör” sözü aynen çevrilmiş. Sizce bu yayınevi neden bunu tercih etmiş olabilir?

Lotus Yayınevi’nin bu kitabı basma nedenlerini bilemem. (Telif haklarını biz 1988’de aldıktan sonra haksız olarak basan tek yayınevi onlar değil.) Bu kitabın hakları onlarda değil Mavibulut Yayınları’nda olduğu halde kimseye beş kuruş telif ücreti ödemeden ne cüretle bastıklarını da bilemem. Bununla ilgili olarak yaşayacakları bazı serüvenler olacaktır kuşkusuz.
Ancak kitaba ciddi anlamda müdahale ve “katkı” örneğini sergileme bakımından Nehir Yayınları’nın 1996 yılında yaptığı ve 4.Sulh Ceza Mahkemesi tarafından toplatılan baskısından söz konusu bölümü vereyim:
“Astığı astık, kestiği kestik korkunç bir önder geçmiş Türklerin başına. Halkı yasa zoruyla Batılılar (Avrupalı ve Amerikalı) gibi giyinmeye mecbur etmiş. Buna karşı çıkanları öldürtmüş. Fötr şapka giymeyenlere işkence ettirmiş. Kravat takmayan öğrencileri okuldan, memurları dairelerden attırmış. Sokağa başını örterek çıkan kadınların örtülerini, genç-ihtiyar demeden polis ve jandarma eliyle, zorla açtırmış… Bütün bunlardan sonra B-612’ciğin Türkler tarafından keşfedildiği kabul edilmiş. Türk gökbilimcinin 1920 yılında, ayağında pantolonu, sırtında smokini, sadece kulaklarının üst kısmında kalmış briyantinli saçları ve boynunda papyonuyla bir Batılı gibi giyinmiş olarak, yaptığı aynı konuşma ve kendinin değil, Batılıların harfleriyle hazırladığı belgeler, alkışlarla karşılanmış… İşte (Batılı ve onlara benzemeye çalışan) büyükler böyledir.”
TOP