Okyanus Dergisi / Kış 2009 Sayı 6

1) Hayatımız boyunca üzerimizde taşıdığımız birçok ilgi ve algının çocukluk döneminde şekillendiğini biliyoruz. Sizin, çocuk yayıncılığına, çocuk edebiyatına ve çocuk-kitap ilişkisiyle ilgili konulara yoğunlaşmanızın temelinde hangi çocukluk anıları saklıdır acaba, ordan başlayalım mı?
Şakası şu: Doğum günüm 23 Nisan! Yani her şeyi çok önceden planladım! Yani zaten ne olacağım çocuk bayramında doğmamdan belliydi.
Şaka olmayanı ise çok karmaşık: İzmir Karşıyaka’da ahşap bir evde doğdum. Dört yaşında annem ve babam boşandılar. Kardeşimle birlikte annemde kaldık, ancak babam beni Bursa’da bir sokakta kaçırdı. Bu bir dönüm noktasıydı. Hem kardeşimle ayrı ayrı büyümemizle sonuçlandı, hem de benim çok farklı bir yaşam biçimi edinmemle. Daha sonra üvey annemle yine İzmir’de doğduğum eve gittik. Manevi babaannem Rukiye (Atatürk’ün ailesindeki Rukiye) ölüm döşeğindeydi çünkü. Bir gazete bayiinde ciltlenmiş çizgi roman görüp istemiştim babamdan. Pahalı geldi babama. Aklım kaldı. Belki hala o cildin peşindeyim.

2) Boğaziçi Üniversitesi’nin Makine Mühenidisliği bölümünden mezun olup çalışma hayatına atıldığınızda, çocuk yayıncılığına başladınız. Bunun hikayesini paylaşabilir misiniz?
Mühendislik diplomamı alır almaz şimdi Redhouse Kidz adıyla çocuk kitapları yayımlayan Redhouse Yayınevi’nin kapısını çaldım. Halen Seattle’da yaşamakta olan o zamanki müdür William Edmonds beni ufak tefek grafik çizim vb işleri yapmam için haftada bir günlüğüne işe aldı. Beni bu konuda en çok destekleyen ve eğiten kişi unvanı onun hakkıdır. Daha sonra onun müdür yardımcısı ve çocuk yayınları editörü olarak on iki yıla yakın çalıştım.
Bu alandaki akademik eğitimimi borçlu olduğum kişi ise şüphesiz İstanbul Üniversitesi Kütüphanecilik bölümünde on yıl yanında çalıştığım Profesör Meral Alpay’dır. Bu iki insanın üzerimdeki emeklerinin karşılığını ödeyemem. Redhouse’ta geçirdiğim o uzun süreyi ise hayatımın en mutlu dönemi sayarım. Redhouse, öncü bir kuruluştu. Gerek müdürümüz Edmonds, gerekse o zamanki çalışma arkadaşlarım Aslı Özer, Feridun Oral, Sadık Oğuz, Neslihan Hun bu öncü rolü elimizden geldiğince ileri götürmeye çalıştık. İlk çocuk edebiyatı dergisi Kırmızıfare’yi ilk kez orada çıkardık. İlk çocuk kitapları resimleme yarışmasını orada düzenledik, vb. Çocuklara yönelik kitap yayımlayan en kaliteli yayıneviydi o zamanlar (1980ler.) Uzun bir duraklama döneminden sonra aynı titizliği bugün de Redhouse Kidz olarak sürdürüyorlar.

EK SORU: Peki, o günden bugüne çocuk yayıncılığında genel olarak neler değişti Türkiye’de ve dünyada?
Bakın nelerin değiştiğiyle ilgili olarak ilk anda aklıma gelenler:
Ülkemizde artık eğitimciler çocukların iyi bir edebi kitap okumasının onları eğitimde de daha başarılı kıldığını biliyor. Her yıl birkaç kez okullara çocuk yazarları davet ediliyor, kitaplar üzerine konuşuluyor, birlikte hayaller kuruluyor. Neredeyse bütün yayınevleri çocuklara yönelik kitap projelerine başladı. Yurtdışı fuarlarda yayımcılarımız çekirge sürüsü gibi gezip yeni yeni çocuk kitaplarının peşine düştüler. Bütün okullarda artık kilitleri açılmış kitaplıklar var, bazı özel okullarının kütüphaneleri neredeyse halk kütüphanesi kadar zengin. Özel okulların hepsinde okumuş kütüphaneciler çalışıyor. Yazarlar kitaplarında iyi çizerler görmek istiyor, yayımcılar nitelikli baskı peşinde. Artık daha çok yayınevi çocuk yayınları editörü çalıştırmaya başladı. Çocuk edebiyatı üzerine birçok ödül kondu ve istikrarlı bir biçimde sürüyor. Gazetelerin kitap ekleri var ve çocuk kitapları tanıtım ve eleştiri yazıları birbiriyle yarışıyor. Çocuk yayınları alanında birden fazla sivil toplum kuruluşu var gücüyle çocuk kitaplarının niteliğinin yükselmesi ve yayılması için çabalar harcıyor. Öğretmenler artık öğrencilerine kendi çocukluklarından adını hatırladıkları kitapları önermekle yetinmiyor, hatta çoğu önerdiği çocuk kitaplarını okumaya bile başladı. Akademisyenler, yazarların yapıtlarını inceliyor, onların, sözcükleri cümlelerle ördüğü dantellerin ilmeklerini çözümlüyor, başkalarınca da yararlanılabilir örneklerini çıkarıyor. Daha sayayım mı?..


3) O dönem kurduğunuz Mavibulut Yayınları bu yıl 28’inci yaşına girdi, sizin yazdığınız kitap sayısı ise 55’e geldi... Kitaplarınızın da, bu alanda ortaya koyduğunuz “ilk”lerin de bir rafa sığması zor görünüyor… Bütün bunların arasından “İyi ki yapmışım” ve “İyi ki yapmamışım” diye iki şey seçecek olsanız, bunlar ne olurdu?
İyi ki Kırmızıfare’yi çıkarmışım! Bu küçücük dergi hem benim hayatımda hem de çocuk dergiciliği hayatında hoş bir iz bıraktı.
İyi ki yapmamışım diyeceğim bir şey yok, ama keşke yapmasaydım dediğim şeyler var. Örneğin, yayımlanmayı hak etmeyen bazı kitaplar yayımladım. Sandım ki bir kez yayımlanırlarsa mutlu olurlar ve daha iyi yazarlar. Yanlıştı. Kötü bir yazar, kitabı çıkınca iyi yazar olmaz! Gençlik hatası işte.

EK SORU-2: Bunlara “keşke yapsaydım” dediğiniz bir şeyler de eklenebilir mi?
Keşke kendi kitaplarıma daha çok öncelik tanısaydım!
“Aman kendine çalışan bir editör olmayayım.. Aman yeni yazarların ortaya çıkmasına katkım olsun” türünden “misyonerce” bir yaklaşım bana çok fazla bir şey kazandırmadı. Teşvik edici olacağım derken, şişmeye zaten hazır olan egoları biraz daha şişirmiş oldum. Son yıllarda daha çok kitap yazıp da karşılığını almaya başlayınca (bana dışardan hep söylenen) bu hatamın daha iyi farkına varmış oldum.

4) Söz Kırmızıfare’den açılmışken hemen soralım: Kırmızıfare, farklı bir çocuk dergisi olarak ayrı ve önemli bir serüven… 1990’da başlayan bu dergi de, birçok insanın hayatında önemli izler bıraktı şüphesiz. Oradan kazandığınız tecrübeyle de birleştirecek olursak; çocuk dergilerinin çocuklara okuma alışkanlığını kazandırmadaki rolü ve etkisi nasıldır, nasıl olmalıdır?
Çocuk dergilerine kimsenin ihtiyacı yok aslında(!) Çocukların ihtiyacı yok... Öğretmenlerin ihtiyacı yok... Anne babaların ihtiyacı yok... Şöyle bir örnekle açıklayayım: Yıllar önce bir arkadaşım demişti ki: “Türkiye’de işsizlik yok!” Yüzde on civarında bir işsizlik vardı ve buna şaşırdığımı söyledim. “Şaşırma” dedi, “Bak bir haftadır gazeteye ilan veriyorum, eleman aranıyor diye, tek bir kişi bile aramadı.”
Bu anlamda söylüyorum. Eğer ihtiyaç olsaydı, binbir cefayla çıkarılan Kırmızıfare, Ebe Sobe gibi dergiler daha çok aboneye giderdi. O halde çıkmamalı mı bu dergiler? Hayır, çıkmalı. Ama çıkaranları da soluksuz bırakmamalı. Bir destek mutlaka bulunmalı. Ben çok aradım. Bankalar olmadı, çünkü hemen hemen tüm bankaların geçmişinde başarısız olmuş bir çocuk dergisi tecrübesi var. Sivil toplum kuruluşlarının ise zihniyeti destek olmak değil, destek bulmak yönünde kilitlenmiştir. Bu alana gönül vermiş çocuk yazarlarının bireysel çokluklarından belki bir enerji yaratılabilir diyerek 2006’da dergiyi, (biraz da onların “gazına gelerek”) beş yıl aradan sonra yeniden çıkarttığımızda bu yazarların çoğunun bırakın destek olmayı, abone bile olmadıklarını görüp yine durmuştuk. Bırakın çeşitli şirket, vakıf, vb’nin desteğini alamamayı, doğa bile yardımcı olmadı bu konuda bize! Bunu anlatayım, hoş bir anı: MacDonalds’ın Türkiye tepesine bir arkadaşım genel müdür olmuştu. Aradım, Kırmızıfare’ye sponsor olabilir mi diye. Olumlu karşılık verdi. Sevincimden uçarak randevu aldım. Randevu tarihimi yazıyorum: 17 Ağustos 1999! Tabii ki o gecenin sabahında böyle bir randevunun hayata geçmesi zordu. Sonra da konu gündemden düştü zaten.

EK SORU-3: Dikkatimi çeken bir şey daha var sizle ilgili… Hayatınızda renklerin özel bir anlamı var sanırım; Mavibulut, Kırmızı Fare, Beyaz Benekli Baykuş…Özel anlamlar yükler misiniz renklere?
İlkokul ikinci sınıfta resim dersinde kıra çıktık. Küçükçekmece Gölü’ne bakan yamaca çmenlerin üstüne yayıldık, kucağımızda resim defterlerimiz. Karşıda Firuzköy tepeleri, sağa doğru Halkalı ve nükleer santralın bulunduğu koy. Daha da sağda Halkalı ziraat Okulu’nun çamlıkları. Bir ara arkadaşımın defterine gözüm ilişti. Gökyüzüne bulutlar çizmiş, içleri mavi boyalı. “Yanlış yapmışsın,” dedim, “bulutlar mavi olmaz, beyaz olur!”
Kabul ettiremedim. Oysa karşımızdaki masmavi gökyüzünde küme küme kümülüs bulutları kar yığınları gibi bembeyaz... Öğretmene sorduk. O da, “Tabii tabii, mavi olur bulutlar!” demesin mi.. Eh, dedi işte, meğerse bütün normal çocuklar resim yaparken bulutları mavi boyarmış yıllar sonra öğrendim ve yine yıllar sonra çocuklar için kitap yayımlamak üzere kurduğum yayınevimin adını da bu nedenle Mavibulut koydum. Kırmızıfare’yi ilk kez Redhouse Yayınevi’nde çıkarmıştım. Yani “kırmızı ev”de. Bir çocuk dergisi Kırmızı evin bütçesini zenginleştirecek değil ya, olsa olsa kemirirdi. Bu nedenle de kırmızı evin kırmızı bir faresi olmasına karar vemiştim.
Beyaz benekli baykuşlar tümü aynı harfle başlayan cümleler bulmaya çalışırken bir yakınımın aklına gelmişti. Benim de hoşuma gitmiş ve öyküsünü yazmıştım. Renklere özel anlamlar yüklemiyorum ama tabii doğanın hakim renkleri olan mavi ve yeşili biraz daha çok seviyorum.

5) A. Saint Exupery’nin “Küçük Prens” kitabı dünyada en çok beğenilen ve okunan kitapların başında geliyor… Mavibulut, Küçük Prens’in Türkiye’deki yayın telif haklarına sahip tek yayınevi… Siz de hem o yayınevinin sahibisiniz ve hem de daha önce bu kitabın çevirisini yapmıştınız… Peki, bu kitap sizin dünyanızda nasıl bir anlam taşıyor?
Çocukluğum Kanarya’da geçti. Tek bir kitapçı vardı, daha doğrusu bir iki raf kitabı da olan bir tuhafiyeci: “Binbirçeşit İhsan Nayın.” O raflardaki kitapların hepsini okumuştum ve “doymamıştım!” dediler ki “Küçükçekmece’de kütüphane var, oraya gitsene...”
Gittim. Utana sıkıla içeri girdim. Bir kütüphaneci abla karşıladı beni.
“Ne istiyorsun?”
“Kitap!”
“Ne kitabı?”
Donup kalmıştım. Ne kitabı istediğimi bilmiyordum çünkü ve eğer bir kitap ismi vermezsem ablanın beni dışarı atacağını sanıyordum. Salladım:
“Küçük Prens!”
Kastettiğim “Küçük Prens”in Exupery’nin Küçük Prens’i olduğunu sanmayın. Fransız Peyo’nun çizdiği bir çizgi-roman kahramanı olan Küçük Prens’i kastetmiştim sırf o anda aklıma geldiği için.
“Var mı?” dedim.
“Var.”
Kütüphaneci abla bana tabii ki Exupery’nin Küçük Prens’ini getirdi. Onu okudum. Okudum ve hiçbir şey anlamadım, ancak asla unutmadım ve o kitap aklıma takılıp kaldı. Ta ki yıllar sonra çevirmeni ve yayımcısı olana dek...

6) Sizin bazı kitaplarınızın arka kapağında “Okumayı sevdirmek, okumayı öğretmekten önemlidir” diye yazar... Okumayı sevdirmenin bir reçetesi, sihirli değneği var mıdır? Varsa bunlar nelerdir?
Okumayı herkes öğrenir, ne var ki? 12 Eylül darbecileri okuma oranını bir anda zıplatmıştı, ama hiçbir güç kitap ve okuma sevgisini emir komuta ile aşılayamaz. Sihirli değnek dediğiniz şey olsa olsa yazara gereklidir, iyi yazması için. “İyi yazmak” mı nedir? Burası uzun, ama benim açımdan öncelikli olan içtenliktir, “benim seni eğitmek gibi bir derdim olamaz ey çocuk, ben ne biliyorum ki sana öğreteyim, ben yazarken eğleniyorum, al belki sen de okurken eğlenirsin.” İşte bu. Yüzyılımızın önceki yüzyıllardan en temel farkı artık gençlerin tarihte ilk kez yaşlılardan daha bilgili olması. Bunu kabul edip ukalalığı bıraksak iyi olur.

7) Okumayı “öğretme” ile “sevdirme”nin kesiştiği yer denince akla okullar geliyor. Son dönemde Milli Eğitim’in “100 Temel Eser” uygulaması ve özel okulların kitap okuma listeleriyle bu alanda önemli bir hareketlenme yaşanıyor. Buradan varılabilecek sonuçlarla ilgili öngörüleriniz ve bu bağlamdaki yorumlarınız nelerdir?
Öğretmenlerin de, anne babaların da listelere, önerilere, tavsiyelere, yönlendirilmelere ihtiyacı var. Ne yayın hayatını izleyebiliyorlar, ne de çocukların kitaplarını okumaya zamanları var. Ayrıca ne okuyacaklar? Çocuk kitapları hakkında sağlıklı bilgi sunan Okyanus türünde kaç dergi var ki okusunlar? Dolayısıyla, “Hiç kimse bize bir şey önermesin, biz kitabımızı kendimiz seçelim,” diyen öğretmenler çıkabilir. Bunu yetkinlikle yapabilecek öğretmenler tanıyorum da, ama çoğunluk? Dayatma anlamı taşımayan, yalnızca öneri niteliğinde bir liste yararlı olabilirdi, ama siyasetin art niyetli dehlizlerinden çıka çıka “100 temel Eser” çıktı işte.

8) İçinde yaşadığımız anın en önemli gündemi küresel ekonomik kriz… Önceki kriz dönemlerinde çocuk kitapları alanında farklı bir seyir gerçekleştiğine, bu dönemlerde çocuk yayınlarının ivme kazandığına dair yorumlar da var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Çocuk yayınlarını nasıl bir süreç bekliyor önümüzdeki dönemde?
Krizler insanların kendini ve hayatı sorgulaması için fırsatlar yaratıyor, kafaları karıştırıyor. Bu da okuma güdüsünü dürtüklüyor olabilir. Bir de alışveriş merkezlerinde gezmek para gerektirdiğinden, evde oturmak, dolayısıyla da belki biraz kitap okumak akla gelebilir. Kriz sürer ve derinleşirse, dışardan hazırlop projeleri alarak yayımcılık yapanların gazı döviz kurları nedeniyle biraz azalabilir. Kağıt fiyatları nedeniyle benzer bir durum zaten tüm yayımcılığı etkileyecektir, ancak insanların varoluşlarını bile sorgulamasına neden olan kriz kitaplara yönelişi arttıracağından bu açık kapanacaktır. Kaldı ki, çocuk kitapları yayımcılığı tırmanış (heves) dönemini yaşadığından krizin etkisi bu alanda biraz gecikmeli hissedilebilir.

EK SORU-4: Çocuk yayıncılığındaki artan ivmeyi bir “heves” olarak mı görüyorsunuz? Yoksa bu, “atıl durumdaki önemli bir gücün fark edilişi” olabilir mi? Bardağın hangi tarafı boş, hangi tarafı dolu acaba?!
Heves sözcüğünü ‘gelip geçici’ anlamında kullanmadım. Çocuk yayıncılığını fark ettiler sonunda. Bu yıl Tüyap Kitap Fuarı’nda ‘market işi’ kitaplar yayımlayan bir yayımcı kulağıma eğilerek fısıldadı: “Para çocukta!” İşte bundan söz ediyorum. Eğer güdüleri bu olursa ve bununla kalırsa yarın “para başka bir yere” kaçınca onlar da kaçıp giderler. Ama ‘parayı izlemek’ dışında kaygıları olan yayınevleri var neyse ki ve onlar sayesinde çocukların kitapları zenginleşecek.

9) Okumak için mi yaşamalı, yoksa yaşamak için mi okumalı?
Kitaplardaki hayatın “asıl”, gerçek hayatın ise “kurgu” olabileceği bir ihtimaldir, neden olmasın! Okumak için yaşayabilmek isterdim. Ama yetmezdi bana. Okumak başka her şeyi var eden, başka her şeyle birlikte var olan bir eylem benim için. Ama yine de hoş bir fantezi olarak, başka hiçbir işim gailem olmaksızın, panayır çadırlarını gezen çocuklar gibi, bir kitaptan ötekine sekerek yaşamak isterdim bir süre hiç değilse. Ama yaşamak için okumak şart değil doğrusu. Hatta kabul edelim ki, okumak yaşamı daha karmaşık hale getirdiğinden, yaşamak için okumak pek akıl kârı değil.

10) Çocuklar niçin okur?
Bu sorunun cevabı da çocuğun yaşına göre değişiyor. Belli bir yaşa kadar gülmek için okuyorlar yalnızca. Aynı anda da korkmak için. Yani “sert” etkiler almak istiyorlar kitaptan. Duygusal ama ağlatmayan bir kitap sarmıyor onları. Yerlere yatıp gülmek veya yorganın altına gizlenecek kadar korkmak istiyorlar. Belli bir konuda bir şeyler öğrenmek için okumayı bir yana bırakıyorum. Konumuz edebi okumalar.

11) Pekiiii… Çok okuyan mı iyi yazar, çok gezen mi; yoksa çocukların dilini daha iyi konuşan mı?
Çocukluğunu unutmamış olmak iyi bir başlangıç noktası olabilir. Çok gezmek yetmiyor. O eskidenmiş; kimsenin dünyayı tanımadığı ve (televizyonsuz internetsiz bir dünyada) tanımasının mümkün de olmadığı zamanlarda “çok gezen” bilirmiş gerçekten. Çocukların dilini konuşmaktan çok içten olmak asıl anahtar. Kendi inanmadığın, sana saçma gelen bir şeyi yazarsan çocuk seni içten bulmaz, soğur.
TOP