Tuncel Gülsoy / Boğaziçi Dergisi


    Bu ayki röportaj konuğum, sevgili arkadaşım, eski bir Boğaziçi Üniversitesi Oyuncusu Fatih Erdoğan olacak. Kendisi Çocuk kitapları yazarı ve yayımcısı. Mavibulut Yayınları’nın kurucusu. Kırmızıfare Dergisi’nin de editörü. İnsanlarımızın okumayı pek sevmediği konusunda hemen herkesin hemfikir olduğu toplumumuzda “okumayı sevdirme” uğraşını sürdüren bir insan. Üstelik bu uğraşını çocuklardan başlatmayı seçmiş bir Boğaziçili.
    Ben onu bir emekçi olarak da nitelendiriyorum, Boğaziçililerin çoğunun seçmediği bir yoldan gitmeyi seçmiş bir kültür emekçisi Onu ve bu güzel çabalarını sizlere tanıtmak için yaptığım röportaja bir soruyla başladım ve sordum; Neden çocuklara yönelik şeyler yazmak ve çocuklar için kitap yayınlamak? Bu ilkesel bir tercih mi? yoksa daha zevkli bir yazma uğraşı olduğu için mi?
    Hele hele onun asıl mesleğinin, daha doğrusu eğitiminin makine mühendisliği olduğu düşünülürse, “çocuk kitapları yazmak” gibi çok net bir seçim yapmış olmasının iyi bir nedeni olmalı. Bulutların mavi, farelerin kırmızı olduğu bir başka ülkenin iyi yürekli insanı bakın bu soruya nasıl bir cevap verdi:

    Aslında böyle bir soruya, yani “neden çocuklar için yazmayı seçtin?” gibi bir soruya hiç düşünmeden vermek istediğim cevap şu olabilirdi: “Canım öyle istedi!”
    Gerçekten de öyle. Zevk aldığım ve yapabildiğim şey de bu. Bundan yirmi altı yıl önce çocuklar için bir şeyler yazmaya başladığımda bilemezdim tabii, ama çocuklar yazdıklarımı sevdiler. İşte bu bana yetti. Bir tür “aferin budalası”yımdır. Çocuklardan aferin aldım ve bu beni daha kararlı kıldı. Ama tabii daha şık bir gerekçe gerekiyorsa, senin söylediğin doğru. Bugünkü çocuklar eğer okumayı sevmezlerse, yarınki yetişkinler kitapsız olacak demektir. Eh, bu da bence yeterince anlamlı bir amaç benim için. Güzel kitaplar yazmak, güzel kitaplar yayımlamak istiyorum ki çocuklar kitapları sevsin, bu kadar basit. Kitaptan sanattan edebiyattan anlamayan yetişkinlerin dünyamızı nasıl kararttığı ortada.

    Hiç kimse sizin gördüğünüz yere durup dururken gelmemiştir, Fatih Erdoğan bize bu noktaya gelirken izlediği yoldan söz etsin istedim. O çocukluğundan başlayarak BÜ makineye gelişine kadar geçen günlerini, çocukluğunun bugünkü tercihlerinde nasıl bir etkisi olduğunu benimle paylaştı:

    İzmir’de Ege’li bir babadan ve Arnavut bir anneden doğdum, ama dört yaşımdan beri İstanbul’dayım. Kültür Koleji, Robert Kolej’den sonra BÜ makineye girdim. Bilerek ve isteyerek yaptım bunu. Ama yine bilerek ve isteyerek bu alanda çalışmamayı seçtim. Mezun olur olmaz bir yayınevine girip çalışmaya başladım. Bütün bu süreçlerde çocukluğumdan çok kişiliğim ve eğilimlerim rol oynadı. İçine kapanık, içine kapanık olduğu için de hayal gücünü son vitese takmış sessiz sedasız bir çocuktum. Kitaplar, o çocukluğumun yetersiz kitapları öyle güzel gelmişti ki bana.
    O devirde televizyon falan yoktu, gerçi radyo vardı ama yetersizdi. İstanbul Radyosunda Çocuk saatini izlerdim. Bir de haftada bir radyo tiyatrosu vardı. Hepsi bu. Ama hayal gücüne müthiş bir katkısı vardı bu radyo tiyatrolarının. Çünkü görsel bir şey olmadığı için dramatik etkiyi ayrıntılı betimlemelerle verirlerdi. Gözümün önüne getirmeye çalışırdım sahneyi. Tam bir hayal etme pratiği yani.

    Mavibulut adının ardında da böyle bir hayal gücü var. İlkokulda resim dersi için kıra çıkmıştık. Manzara resmi yapacağız. Bütün arkadaşlarım resim defterine bulutları mavi olarak boyadı. Bense gökyüzünü mavi yapıp bulutları beyaz bıraktım. Görüş ayrılığını gidermek için öğretmene başvurduk. “Öğretmenim! Bulutlar ne renktir?” Ne dese beğenirsin? “Mavi olur, yavrucuğum!”
    Oysa o sırada tam tepemizde beyaz beyaz bulutlar kümelenmişti. Bütün sınıf karşısında haksız duruma düşmüştüm, haklı olduğum halde. Öğretmene de, sınıfa da tepemizdeki bembeyaz bulutların beyaz olduğunu bir türlü anlatamadım. Sonradan öğrendim ki, çocuklar bulutları maviye boyuyor. Bu, neredeyse bir kural. İşte yalnızca çocuklar için kitap yayımlamaya karar verdiğimde, yayınevimin adını yalnızca çocuklara ait bu özellikten aldım.
    1980’den beride yalnızca çocuklar için çalışıyoruz. Çocuk kitabı sayamayacağımız tek yayınımız “Küçük Prens”. Exupery’nin bu ünlü kitabının da ülkemizdeki yasal sahibiyiz.

    Bu sözler üzerine hemen gökyüzüne baktım, her zaman beyaz bildiğim bulutlar karşımdaki insana saygıdan bana mavi gibi göründü. Fatih Erdoğan konuşurken onu fareli köyün kavalcısı gibi hayal etmeye başladım ve ardından gittim. Büyüklerden okuma konusunda fazla bir umut yoktu ama iş çocuklara gelince ortaya başka bir resim çıkıyordu.

    Okuyan ve kitabı seven bir grup çocuk hiç kuşkusuz ki var. Yoksa örneğin bizim 26 yıldır var olmamız mümkün olmazdı. Düşünün ki, yalnızca çocuk kitabıyla geçirdik bunca yılı. Özellikle büyük kentlerdeki iyi okullarda okuyan çocuklar arasında çok ciddi kitap kurtlarıyla tanışıyorum. Böyle aşırı örneklerin dışında da yine bu okullarda öğretmenler kitap okuma konusuna önem veriyorlar. Okumayanlara gelince... Bence bunda biraz da biz suçluyuz.
    Yıllarca kitabı bir “zevk” nesnesi olarak değil, bir “eğitim” nesnesi olarak sunduk çocuklara. Zorladık okusunlar diye. Oysa bir etkinlik ya zevktir ya da iş. Hiç herhangi bir çocuğu saklambaç oynamaya zorlar mısınız? Kendiliğinden oynar, zevktir çünkü. Ama biz yetişkinler kitap okumayı “ödev” haline getirdik. Daha da kötüsü, bu havaya kendimizi öyle kaptırdık ki, ders kitabı yazar gibi kitap yazmaya başladık. Eee, niye okusun çocuklar bizi? Ben de olsam okumam.
    Geçmişe göre şimdi durum daha iyi ama gene de önümüzde gitmemiz gereken uzun bir yol var.
    Ne zaman ki, yazarlar çocuklar için yazmayı bir mutluluk, bir zevk, bir yaşam biçimi olarak algılayıp ona göre yazmaya başlarlar, yani yazdıklarının içinde “ukalalıkları” değil de, kendi insani içtenlikleri yer alır, işte o zaman çocuklar kendilerine ait bir yazar kazanmış olurlar. Ve okumaya başlarlar.

    Bulutun maviliğini anlamıştım ama Fatih’in tılsımlı dünyasında farelerin neden kırmızı olduğunu henüz öğrenememiştim. Mavibulut tarafından yayınlanan Kırmızıfare kızımın yıllarca sevgi ve ilgi ile okuduğu bir dergi idi ve onun sözünü ettiği içtenlik bu dergide vardı.

    Kırmızıfare’yi ilk kez 1990 yılında yayımlamaya başladık. “Çocuklar için edebiyat dergisi” alt başlığıyla. Ve tam on yıl boyunca her ay çocuklarımıza edebi metinler sunmaya çalıştık. Onlarla konuştuk, söyleştik, yazıştık. Sıkıntılarımızı anlattık, paylaştık. Derdimizle dertlendiler, zorlandığımız zamanlarda bizi arayıp yüreklendirdiler. Bütün bunlar o sözünü ettiğim içtenliğin dergi bazındaki karşılığı.

    Kırmızıfare çölde bir bardak su gibiydi. Çocuk dergisi yok gibiydi. Var olanlar kimseyi tatmin etmiyordu. Bu nedenle zaten, çapı küçük olmakla birlikte, Kırmızıfare yokluğunda arandı ve çocuklara yönelik edebi materyal üretimi tarihimizde bir iz bıraktı. Oysa küçücük bir dergiydi Kırmızıfare. Yalnızca abonelere gidiyordu. Bir de Kültür Bakanlığı aracılığıyla kütüphanelere. Müsteşarlığı döneminde Emre Kongar’ın, Hasan Bülent Kahraman’ın ve zamanın Kütüphaneler Genel Müdürü Gökçin Yalçın’ın bu konuda destekleri olmuştu. Bu şu açıdan önemliydi: Biz tek başımıza dergiyi Anadolu’daki çocuklara asla ulaştıramazdık. İşte bu abonelikler bunu sağlıyordu.
    Ama gün geldi, iktidar değişti, ve Refahyol geldi. Derginin kütüphanelere gönderilmesi durdu. Daha sonra da ünlü ekonomik kriz gelince 2000 yılında derginin yayımına ara verdik.
    Beş yıl gibi uzun bir ara oldu, nihayet geçtiğimiz ekim ayında kaldığımız yerden devam etmek üzere 93. sayıyı, sonra da ocak ayında 94. sayıyı çıkardık.
    Kırmızıfare’yi ilköğretimin kademesine, yani 8-12 yaşlara göre e hazırlıyoruz
    Dergi yalnıza abonelere gidiyor. Reklam konusunda seçici davranıyoruz ama çok katı ilkelerimiz yok. değil. Derginin iç sayfalarının bütünlüğünü bozmayacak şekilde reklam alabiliyoruz.

    Karşımda oturan arkadaşımı dinlerken içimden ona beş yıl aradan sonra neden yeniden bu dergiyi çıkarttığını sormak geldi. Hani hazır kapatmışsın ve bir bakıma “kurtulmuşsun,” dostum, rahat mı battı yani diyebilirdim ama dilimi tutum. Ama gözlerim durmadı ve bakışlarım kafamdaki soruyu sormaya devam edince Fatih içimdeki merakı giderdi:

    Rahat battı denebilir, ama şu da var ki, rahat değildik. Yalnızca biz değil, öğretmenler, okuryazar anne babalar... Soluksuz tüketme yarışında ön saflarda yer tutmaya çalışan çocuklarımıza farklı şeyler söylemek gerektiğini biliyorduk ve tabii ki bir çocuk dergisi bütün bunları tek başına çözecek sihirli bir anahtar değil. Ama bu anahtarlardan biri olabilir. En iyi yazarlarla en iyi çizerlerle çalışıyoruz. Türkçe’mize sahip çıkıyoruz. Okumayı, kitapları, edebiyatı önemsiyoruz. Yaşam kalitemizin yükselmesi buna da bağlı çünkü. Bu açıdan, Kırmızıfare’yi küçük ama çok anlamlı bir proje olarak görüyoruz. Her çocuğun mutlaka okumasını istiyoruz.

    Bu sefer dilim çözüldü ve eğer bayilerde satılmıyorsa bu dergiyi nasıl edineceğiz? Diye sordum. Fatih dergiyi okumak için en iyi yolun abone olmak olduğunu söyledi. . İnternet üzerinden bir iki dakikada abone olmak mümkün ve yıllık, 12 sayı karşılığı abonelik bedeli yalnızca 40YTL.
    En son yayın kurulumuzda dergimiz için mezunlarımızla yaptığımız röportajlarda onlara artık Boğaziçi mezunu olmak size ne kattı diye sormamaya karar vermiştik. Hep aynı cevapları aldığımızdan bu sorunun cevabını uzun zamandan beri biliyoruz. Ama Fatih Erdoğan’la konuşmak sana ne kattı diye sorarsanız benim söyleyebileceğim bir iki şey var.
    Şair Robert Frost’un bir şiirinde ormanın içinde kaybolan iki yoldan bahsedilir. İkisinden birden ilerlemek mümkün değildir. Bazı insanlar daha az gidilen yolu seçerler ve... Asıl farkı yaratan da budur.
    Fatih Erdoğan bulutların mavi, farelerin kırmızı olduğu az gidilen yolu seçti, bugün algılayamayabiliriz ama bana göre insanlık için asıl farkı yaratan yol da bu yol.
    TOP