Edebiyatın destursuz girilen bağı: Çocuk edebiyatı

(Dünya Kitap Dergisi, sayı: 117, İstanbul, 6 Temmuz 2001)

Okuma alışkanlığının düzeyi, her ülkedeki aydınların ve eğitim dünyasını oluşturanların ortak sorunu olmuştur ve olmaya devam edecek gibi gözükmektedir. Kendileri kitapsever olan öğretmenler, kitabı hayatlarında var etmeyi alışkanlık haline getirmiş olan anne babalar, kitap sevgisini bulundukları yörede neredeyse militanca çabalarla aşılamaya ve yaymaya çalışan özverili kütüphaneciler yıllardır gelişen teknolojinin getirdiği atari salonları, televizyon, gameboy, playstation, bilgisayar, internet ve benzerlerine belki şaşkınlıklarını gizlemeyerek, ama çoğunlukla rahatsızlık duyarak bakmayı sürdürmekteler. Bu rahatsızlık tabii ki bu aygıtları reddetme noktasında kilitlenmiyor, çünkü şu ya da bu şekilde hepsi birini ya da ötekini mutlaka kullanıyor. Ancak istenen ve yüksek sesle dile getirilse şöyle okuyacağımız bir cümle hepsinin ortak dileği: “Tamam, bunlar da olsun, ama biraz kitap da okuyun.”

Bakış açımızı biraz alçaltıp şu basit soruyu sorabiliriz: Niçin okusunlar? Neden yukarda değindiğim kişiler ille de çocukların ve gençlerin daha çok kitap okumasını istiyorlar? Bireylerin, dolayısıyla da toplumun aydınlatılması ve bu sürecin de bilgiden ve kitaptan geçtiği bilincine varışımızın yukardan aşağıya doğru inen bir tarihi var. Halkın günlük yaşantıları içinde üreyen ve tarihsel kökler üzerinde gelişen sözlü edebiyat geleneğini (kitap okuma tanımının dışında tuttuğum için) saymazsak, kitap okumanın yüceltilmesi genellikle eğitim almış kesimden, eğitimsiz halk kitlelerine doğru yönelmiştir. Zaten kitabı bilgi taşıyıcı bir araç olarak görürsek, bilginin çoktan aza doğru akıyor olması da doğaldır. Bilginin yayılması ve daha geniş kitlelerce paylaşılması da gelişmişliği getirecektir. İşte kitap okumanın savunucularının istediğini dile getirmelerini kolaylaştıran ortak kavram da budur. Yalnızca somut bilgi taşıyan bir kitap, yeni buluş ve gelişmeleri tetikleme olasılığı nedeniyle önemliyken, örneğin soyut kavramlardan oluşan bir şiir kitabı duygusal ve estetik bir katkı sağlayarak oluşturacağı yücelmiş insan ile daha zarif, daha incelmiş ve kavgasız bir dünyayı kurmayı olanaklı kılabilir.

“O halde, bir toplumda bugünün çocuklarının yarının yetişkinleri olduğu gerçeği bilinçli bir biçimde kavranmışsa; geleceğin yetişkinlerinin ise bedensel, zihinsel ve duygusal yönden gelişmiş bireyler olması gerçekten isteniyorsa, o zaman çocukların okuma alışkanlıklarının geliştirilmesiyle ilgili tüm kişi ve kuruluşların, bu konudaki sorunlarla çözüm yollarına ilişkin görüş ve uygulamaları sürekli olarak geliştirmekle yükümlü oldukları kabul edilmelidir.” (1)

Bu saptama, okuma alışkanlığının geliştirilmesinin yalnızca toplumun bir kesiminin tercihi değil, neredeyse bir ulusal eylem planı içinde yer alan bir proje olarak algılanmış olması gerektiği mesajını veriyor. Tarihsel perspektif içinde baktığımızda kitap okumanın insan var olduğundan beri var olmadığını biliyoruz. Hatta, daha ileri gidersek, aslında şimdi kitap okuyup okumadıklarını dert ettiğimiz çocukların da şimdiki anlamda ‘çocuk’ tanımına girmelerinin de bir başlangıç tarihi var. Örneğin, Neil Postman
“çocukluk fikri Rönesansın büyük icatlarından biridir, belki de en insani olanıdır,” (2) diyor ve çocuklar sözcüğünü sıradan bir Amerikalı gibi kullanırsak, çocukluk olgusunun yüz elli yıllık bir tarihi olabileceğini, çocukların doğum günlerini kutlama adetinin bile 18. yüzyılın büyük bir bölümünde olmadığını örnekliyor. Çocukluğun tarihinin bile sanıldığından yeni olduğu düşünülürse, çocukların kitap okumasının ve bununla ilgili kaygıların tarihi de çok eski olamayacaktır. Matbaanın bulunmasıyla birlikte yaygınlaşan kitap tabii ki beklenmedik etkiler de yaptı ama yine Postman başlangıçta, okuma yazmayı insanların ne tür işlerde kullanacağının tümüyle açık olmadığını söylüyor ve bugünle ilişkili ilginç bir yorum getiriyor: “Okur-yazar olma sürecinin o dönem egemen ya da yaygın anlayışlarının günümüzde elektronik iletişim araçlarının etkilerini kavramamızın safça olması gibi toy olduğunu umabiliriz.” (3)

Kitabın toplumsal ve bireysel gelişimi besleyen bir araç olduğundan bugün için şüphe etmiyoruz. Bireysel gelişim daha çok bilgilenmekle mümkün. Daha çok bilgilenmek ise gelişimi körüklüyor. Tarihsel olarak bakıldığında din kültürü gelişmeye her boyutuyla engel oluşturmasa da, bireyin birey olarak var olmasını sağlayan güdülerini ve insani dürtülerini sınırlamayı ve terbiye etmeyi esas alıyor. Bu, çocukluk kavramının ortaya çıkışı ve onun terbiyesiyle ilgili olarak dinsel altyapıdan beslenirken, bireysel gelişme kavramı daha çok bilgiyi ve kendini (bedenini, dürtülerini) tanımayı kışkırtıyor. Yine Neil Postman’a göre,
“çocukluk kavramı gelişirken, toplum çocuklardan gizlenecek zengin bir sırlar içeriğini toplamaya başladı: Cinsel ilişkiler, para, şiddet, hastalık, ölüm, toplumsal ilişkilerle ilgili sırlar. Dil ile ilgili sırlar bile geliştirildi. Yani, çocukların önünde konuşulmaması gereken bir sözcükler dizisi oluşturuldu.” (4)

Postman’ın değindiği çelişkiyi başka türlü söylersek, bir yandan daha çok bilginin ve gelişmenin savunuculuğunu yaparken, bir yandan da çocukları
“kitaplı öğretimle sınırlayarak” (söz Postman’ın) öğretmenlerin ve psikolojinin denetimine maruz bırakıyoruz. Postman bunun zamanla yetişkinle çocuk arasındaki en temel farkı oluşturduğunu söylüyor ki bu farkı da “yetişkinlerin, çocukların bilmesini uygun bulmadığı enformasyona sahip olmaları” olarak tanımlıyor.

Kısacası, bir yandan çocukların kendi bireysel gelişimleri ve dolayısıyla da toplumun gelişimi için okumalarını isterken, bu okumanın ve gelişimin sınırlarını da yine biz tayin etmek istiyoruz. İşte, çocuklara yönelik edebiyatımızın cılızlığı, ya da başka bir görünümüyle söyleyelim,
çocuklarımızın az kitap okumalarından yakınıyor olmamızın ardında tam da bu iki yüzlülüğümüz yatıyor. Ama yalnızca bu değil, az sonra değinmek istediğim birkaç şey daha yatıyor.

Tanzimat ve cumhuriyeti birbirine bağlayan en önemli kavram “yenilik” kavramıdır dersek yanlış olmaz. Tabii, öncelikle “Batılılaşma” ama vurgulamak istediğim yanı ilki. Toplumsal bir “yeni”nin benimsetilmesi, örneğin cumhuriyetin halka tüm ideolojisiyle, kurumlarıyla ve yaşam biçimiyle benimsetilmesi, halkın o yönde bilgilendirilmesiyle mümkündü. Hele dil devrimi gibi köklü değişimlerin yaygınlaştırılması çok daha özel bir bilgilendirme sürecini gerekli kılmaktaydı. Var olan kitaplar yeni alfabeyle basılmalıydı, yeni bir cumhuriyetin, padişaha kulluk etmekten oy kullanan cumhuriyet bireylerine dönüşmelerini sağlamak için de okuryazarlık oranı hızla yükseltilmeliydi. Bunun için de yeni alfabeyle yeni yeni kitaplar da basılmalıydı. Cumhuriyetin çocukluk yılları diyebileceğimiz bu ilk yıllarında yeni alfabeyle yayımlanan kitaplara bakınca o dönemde çocuk kitabıyla, yetişkinlere okuma yazma öğretmek için yazılmış kitaplar arasındaki farkın çok az olduğu görülür.

Toplumsal bir hareketlilik ve yenilik söz konusudur ve bu yeniliğin yukardan aşağıya, yani daha eğitimliden, daha az eğitimliye doğru aktarılması gerekmektedir. İşte çocuklara yönelik edebiyatımızı bugünlere getiren ırmağın kaynaklarından biri ve en çok besleneni bu yaklaşım olmuştur.

Ülkemizde, diyelim son 50 yılda eser veren çocuk yazarlarının kimliği üzerine bir araştırma olmadığını sanıyorum. Bu yazarların ne kadarı öğretmendir, ne kadarı yalnızca çocuk kitabı yazmaktadır, ne kadarı gerçekten edebiyatçı kimliğine sahiptir, ne kadarı edebiyatımızı tanımaktadır, eğitim düzeyleri, yaşam biçimleri, gelir düzeyleri nedir, türünden sorulara bu nedenle ancak gözlemsel yanıtlar verebiliriz. Ancak birçok araştırmacı çocuklara yönelik kitaplar üzerine çalışmalar yapmıştır ve bu yöntemle de yalnızca kitaplar değil, o kitapları üreten yazarların amaçları ve kaygıları hakkında da bilgiler elde edilebilmektedir. Bu yazının sınırları içinde bu tür bilgilerin tümü değil, yalnızca çocukların kitap okuma alışkanlığını edinmelerine engel olduğunu düşündüğüm bir iki güncel tutumdan söz etmem mümkün olacaktır. (Ayrıca yazarların konu ve tür tercihleriyle ilgili tutumları da geniş bir konu olduğundan bu yazının dışında tutulmuştur.)

Çocuklar için yazan yazarların bir bölümü yazar olma, yazar olarak anılma özlemini başka bir biçimde (örneğin yetişkinler için yazarak) elde edemedikleri, çocuklara yazmayı da 'kolayından' yazar olma yolu olarak gördükleri için çocuk yazarı olarak kendilerini var etme çabası içine girmişlerdir. Yazardan sayılmak için ille de yetişkinlere yazmak gerekmiyor tabii. Ama çocuklar için yazmak yazar olmanın kolay bir yolu değil, tersine, zor bir yoludur.
Halihazırda kitapçılardaki rafları dolduran çocuk kitaplarının düzeyine bakıp, “Ne var ki? Bunları dedem de yazar” demeniz doğaldır. Gerçekten onları dedeniz de yazar. Burada kastedilen kitaplar herhangi birimizin dedesinin ya da babaannesinin torunu için yazabileceği türden aile içi metinler değil, gerek kahramanları, gerekse konuları itibariyle çocukları ilgilendiren, ama edebiyatın bütünü içinde yer alan ve edebi niteliğinden asla ödün verilmemiş kitaplardır. Bu kitapları değerlendirirken eleştirmenler (ve anneler, babalar, öğretmenler) büyük harflerle EDEBİYAT yapıtlarına hangi ölçülerle bakıyorlarsa, bunlara da o ölçüleri kullanırlar. ‘Alt tarafı çocuk kitabı’ oldukları için yumuşatılmış standartlarla, ‘hoşgörülü’ kriterlerle tartılmazlar. Başka bir deyişle bir romanla bir çocuk romanı aynı edebiyat sınavına girip geçmek zorundadır. Burada, ‘ama pedagoji…’ ile başlayacak bir itirazı duyar gibiyim. Pedagoji, çocuklara yazmayı seçmiş olan bir yazarın, öteki yazarlardan farklı olarak hesaba katması gereken bir konudur, bu doğru, ama pedagojik kaygılar kötü edebiyatı hiçbir biçimde mazur gösteremez. Çocuklara yönelik iyi bir edebi metin kuşkusuz zaman zaman pedagojik daraltmaları zorlayabilir, zorlamalıdır da. Sanattan söz ettiğimizi unutmayalım; pedagojik bir iki ilkeyi ihlal etmiş bir kitap, içinde edebiyat ve dolayısıyla sanat içermeyen bir kitaptan daha zararlı olamaz. Yetişkinlere yazmakla çocuklara yazmak kolaylık ve zorluk sıfatlarıyla birbirinden ayrılmaz, yazmak öncelikle edebi bir yeterlilik işidir. Bu yeterliliğe (yeteneğe) sahipseniz, çocuğa ya da yetişkine yazmak yalnızca bir tercihten ibarettir.

Bu yazarların (yabancı bir dili bilmeyen) bir bölümü geleneksel masallarımızı ve benzerlerini oturup yeniden yazarak, dil bilenleri ise Avrupalı veya Amerikalı örneklerden esinlenerek veya bazen uyarlayarak ürün verme yolunu seçmişlerdir. Bunların bir bölümü edebiyatın öncelikle dille yapıldığını unutmuş, bozuk Türkçelerini usta çizerlerin resimleriyle örterek kitap yapma yolunu seçmişlerdir.

Her iki kategorinin önemli bir bölümü yazarlık etiketinin kendilerine bilge bir kişilik statüsünü verdiğini sandığından, yazdıklarında çocuklara durmadan kendi doğrularını empoze etmeyi görev bilmektedirler. Bu yazarların bir bölümü bugünkü çocukların beklentileri, özlemleri, bilgi dağarcıklarıyla ilgili olarak son derece bilgisizdirler. Kendi bilmediklerini çocukların da bilmediğini sandıkları için de bilgiç tavırlarla yazıp durduklarının saçma olduğunu bir türlü göremezler. Yazdıkları öykülerde sekiz yaşında çocuğun duyması gereken kaygı ve endişeler üç yaşında çocuklara duyurulur. Beş yaşındaki çocuğun soracağı sorular on yaşındaki çocuğa sordurulur çünkü bu yazarların önemli bir bölümü çocukları tanımaz, (ama sevdiklerini söylerler,
hatta çocuk yazarı olmanın ön koşulunun çocukları sevmek olduğunu sanırlar.) Bu yazarların bir bölümü son derece tutucu olduklarını bilmezler; insan ilişkileri, dostluk, arkadaşlık, cinsellik, vb konularda kendi çocukluk ve gençliklerinde idolleştirdikleri (ama çoğu kez gerçekleştiremedikleri) modelleri ve kendi takıntılarını mutlak doğrularmış gibi, satır satır çocukların kafalarına vururlar.

Bu yazarların bir bölümü pek okumaz, yalnızca kendisine rakip gördüklerini (beğenmemek için) okur. Bu nedenle de bu yazarlar yazdıkları her şeyin ilk kez kendileri tarafından düşünüldüğünü ve yazıldığını sanırlar. Ne Pertev Naili’yi okumuşlardır ne Alangu’yu ne Eflatun Cem Güney’i... Ne de günümüzde masal üzerine kuramsal veya derleme çalışmaları yapan nice değerin farkındadırlar.

Bu genel panorama içinde yer alan yazarların yazdığı kitapların kitapçı raflarını doldurduğunu, bu yazarların dağıtımcılarca okullara götürülüp yazar adı altında çocuklara tanıtıldığını ve bu yazarların çocuklara “kitabımı okuyun ha!” dediğini ve çocukların da (aslında o kitapları okumamış olan) Türkçe öğretmeninin zoruyla (ve seçeneksizlikten) bu kitapları alıp evlerine gittiğini varsayalım bir an için.

Burada çocuğa söylenecek hiçbir şey yoktur. Oyunu kuralına uygun oynamıştır ve okulda, üstelik öğretmeninin denetimindeki bir eylemi gerçekleştirmiştir. Kitapları okuyup çocuğunun okulda ticari bir tezgâha kurban gittiğini düşünecek veli çıkacaktır tabii ama çoğu bunu fazla irdelemeyecektir. Yazar birkaç da kitap imzalayıp evine döndüğünde gördüğü ilgiden hoşnut, yayılabilir, ancak kendisinin asla hesap edemeyeceği bir hasar başından beri çevresinde dolaştığımız okuma alışkanlığı konusunda verilecektir.

Çocuk yazarlarının açmazı ve aynı zamanda avantajları, yetişkinlerin çocuk kitabı okumuyor olmalarıdır. Yetişkin okur genellikle adını bir yerlerden duyduğu bir yazarın kitabını, kendisi okumaksızın çocuğuna almakta bir sakınca görmez. Yani
çocuk kitapları eleştirmensizdir. Çocukların beğenmedikleri bir kitaba verdikleri tepki çoğunlukla pasiftir, bu nedenle yazar kendini değerlendirmek için güzel bir fırsatı kullanamamış olur. Öte yandan bu tür bir eleştirmensizlik, kötü yazarlara yazardan sayılma şansı verir. Kimse onlara, “Bu ne biçim Türkçe?” ya da “Bu ne saçmalık?” demez. Bu nedenle, yetişkinlerin (bu söylediklerimi ihbar kabul ederek) çocuk kitabı okumaya başlaması çok şeyi değiştirebilir.

Bir yazar bir kitabını şöyle ya da böyle satabilir. Basındaki, televizyonlardaki arkadaşları aracılığıyla kendinden söz ettirir. Basındaki çocuk kitabı tanıtımlarının çoğu sığ ve yüzeyseldir çünkü tıpkı kolay yazarlık gibi, kolay eleştirmenlik diye de bir kurum vardır; ‘ben beğendim, eniştem beğenmedi’ diye yapılan türden. İşte bu yollardan biriyle adınızdan söz ettirir ve bir kitabınızı satarsınız. Ama bu hiçbir şey demek değildir, gerçekten ‘okur-üreten’ bir yazarlığınız varsa, yani yazdıklarınızı okuyan çocuk daha da çok okuma isteğiyle doluyorsa, bunun tek bir ölçüsü vardır. Çocuk kitapçıya girer ve der ki: “Ben filanca yazarın kitabını okudum, aynı yazarın başka kitabı var mı?” İyi yazarın (çocuğu yakalayan yazarın) bundan başka ölçütü olamaz. Ama kötü olup da yazarlık dışındaki güçleriyle kendini duyuran, yukarıdaki tariflere uygun yazar, ‘okur tüketici’ bir etki yapar. Onu zorla okuyan çocuk kitap okumaktan soğur, kitaptan uzaklaşır. Bu yazar, başarısızlığını anlamaz da hasbelkader birbiri ardınca yeni yeni kitaplar üretirse, kendi batışı ve okur yitirmesi çok daha hızlı olur ama, çocukların okuma alışkanlığındaki olumsuz etki sürer.

İşte bugün için çocuk kitaplarının, yarın da öteki kitapların okunma oranlarından hoşnut olmamayı sürdüreceksek, bunun nedenlerini kolaya kaçıp televizyonda, internette aramak yerine, biraz da kendimizde aramalı, kendimize şu soruyu sormalıyız: Çocuk bizi niye okusun ki?

———————————

(1) Yontar, Aysel. Çocuk Yayınları Konusunda Bilgilendirme ve Çocuk Kütüphaneleri İlişkisinde İletişimin Önemi. Binbir Kitap Çocuk Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, Sayı 3 (1999): sayfa:4-10.
(2) Postman, Neil. Çocukluğun Yokoluşu, (çev. Kemal İnal), Ankara :İmge Yayınları, 1995. Sayfa:7.
(3) Age. Sayfa: 55.
(4) Age. Sayfa : 67.


TOP