Edepsiz Soru(n)lar (18+)

Gerçek hayatta bazen çocuklar (yetişkinlerden daha az da olsa) argo konuşur. Soru şu: Kitabımın kahramanı olan çocuklar da bu gerçek hayattaki çocuklar gibi argo kullanabilir mi? Eğer kitabımın kahramanı argo sözler kullanan biriyse kitabımı okuyan çocuğun da böyle (küfürbaz) olma olasılığı var mıdır? Çocuğuna kitap okuyan bir anne baba kitapta bir karakter ötekine "salak" diyorsa bunu okurken sansürlemeli mi, "Cık cık cık, ne ayıp!" diyerek "düzeltici" bir yorum mu eklemeli, yoksa aynen okumalı mıdır? Eğer aynen okursa ve çocuk da buna kıkır kıkır gülerek karşılık verirse, bu, o çocuğun "edepsiz" olma potansiyeli ile ilgili bir ipucu mudur?

EÇÜK…
Diyelim, öyküm sokakta geçiyor. Mahalle maçı. İtiş kakış… Çocuklar itişip kakışır çünkü. Ama olmaz ki, itişip kakışırlarsa kavga olur, o zaman da küfür kaçınılmaz. En iyisi itişip kakışmasın keratalar. Ama maç bu, itiş kakış olmasa da bağırış çağırış olur yani: "
Şut atsana lan!" Nee? "Lan" mı? Ne ayıp! Nasıl yayımlıyorlar böyle kitapları! Yok mu denetim, bi kurul filan… RTÜK gibisinden? EÇÜK! Edepli Çocuklar Üst Kurulu! Ama olmadı; bu kurulun kendi adı bile edepsiz. (Bu yazarlar edepsizlik etmeden hiçbir şey yazmayı başaramıyor belli. Bak bi de sırıtıyor!)
En iyisi maç etmesin çocuklar. Ama oynarken de… Ee edepli oynasınlar canım, küfür etmek şart mı yani!

Düzgün çocuklar...
Eh, anne babayı anlıyorum; tüm kaygımız çocuklarımızı "
düzgün" yetiştirmek. Artık neyse ailenin meşrebi, beklentileri: Terbiyeli olsun… Çalışkan olsun… İyi notlar alsın… Ahlaklı olsun… Kendine güvenli olsun… Uysal olsun… Falan olsun… Filan olsun… Bu beklentiler konusu aklıma hep Cem Yılmaz'ı getirir. Hani demiş ya babası küçükken: "Oğlum elalemi kendine güldürme de ne yaparsan yap!"
Aslında itiraf etmemiz gereken bir şey var, o da yukarda "
düzgün" derken aslında "benim istediğim gibi" demek istiyoruz. Çünkü "düzgün" içi boş bir tarifin sıfatı değil ki? Kişiden kişiye değişiyor, zamanla değiştiği gibi… Haydi itiraf edip rahatlayalım: çocuklarımızın "düzgün" yetişmelerini istemiyoruz, çocuklarımızın "bizim istediğimiz şekilde" yetişmelerini istiyoruz.

Iki varsayım...
Argoya dönelim. Şöyle düşünüyor anne babalar: "
Çocuğum kitaptaki argoyu görünce öğrenir, öğrenince kullanmaya başlar."
İki varsayım var burada:
1. Çocuklar o küfürleri bilmiyor. (Fonda kahkaha efekti!)
2. Küfürleri okuyup öğrenince hemen benimseyip kullanmaya başlarlar.

Bu iki varsayım da (bilimle) sınanmaya muhtaç. Ama üstüne bir iki laf edebiliriz. Örneğin, çocukların "bilgi" dağarcığı konusu. Bu yüzyılla ilgili en çarpıcı veri şu: Eskiden gençler yaşlılardan öğrenirdi, şimdi tersi oldu. Örneğin, çocuklarımızın, bilgi çağının teknolojisiyle bizden daha becerikli bir ilişki kurduğu ortada. Ama daha pratik bir konu var ki, hepimiz kolaylıkla ıskalıyoruz. Çocuklar küçücükken bile, diyelim halının üzerinde oyuncak arabalarını düt düt sürerken ve biz onların kendi dünyalarında kaybolduğunu sanmaktayken ve komşu kadınla edepsiz mahalle dedikodularını paylaşırken kulakları bizdedir. Sürekli kaydeder, o anda anlamasa da, daha sonra anlamlandırmak üzere… Üstelik biz okula giden çocuklardan söz ediyoruz. Çocuklarımızın okulda teneffüslerde neler dinleyip neler konuştuğunu asla bilmiyoruz. Özetle, çocuklar bizim bildiğimiz tüm küfürleri ve fazlasını biliyorlar zaten. Biz yazarların yarattığı karakterlerlerin "
rol gereği" ettiği bir iki küfürle yeni bir şey öğrenmeyecekler.

"Popo"nun getirisi...
Gelelim, ikinci varsayıma… Evet doğru, çocuk yeni bir şey öğrenince bunu kullanır. Ne güzel! Öğrenmek böyle bir şey değil mi zaten? Ama öğrendiğimizi kullanmaya duyduğumuz "heves" ille de küfürbaz olacağız anlamına gelmez. Sosyalleşme ihtiyacı çok daha güçlü bir dürtüdür ve çocuk öğrendiği küfürün "
getirisi" ne kadarsa onu o kadar kullanır. En büyük "getiri" de çektiği ilgidir. Sınıfın ortasında "popo" sözcüğünü (veya bu sözcüğün orijinalini) kullanan bir çocuk bütün sınıfı güldürür ve belli yaşlarda bu çok hoşlanılan bir şeydir. Ama aynı çocuk böyle bir ilgiyi derleyemeyeceğini bildiği ortamlarda, diyelim yetişkin konuklarla dolu bir ortamda, o sözcüğü kullanmaya yeltenmez bile; çünkü hiçbir getirisi yoktur.

Sunal nesli...
Kaldı ki… Çocuklukları "
eşşekoğlueşşek"li Kemal Sunal filmleriyle geçen bir kuşak oluşturuyor bugünün anne babalarını. Yani şimdi, hepsi bugün birbirlerine öyle mi hitabediyor? "Bir çay alır mıydınız sayın eşşekoğlueşşek? Küçük sıpanız nasıllar acaba? Hiç valla okulla arası yok. Geçen gün bastım çifteyi!"

Haydut nezaketi...
Ha bir de yazarlık açısından bakalım: Bir kitabımda çocuğu kaçıran haydutlardan biri ötekine diyor ki: "
Getir lan o çocuğu buraya!"
Ee, hayduttan söz ediyoruz be arkadaşım. Bir karakter üzerine çalışıyoruz, haydut karakteri. İnandırıcı olması lazım çizdiğim karakterin, haydutça konuşması lazım. "
O yavrucağı getiriniz buraya lütfen!" dedirtirsem valla poposuyla güler çocuklar bana. Özetle, çocuklar küfürleri argoyu bizden öğrenmez, bu bir. Öğrenseler de biz yazarların senede birkaç bin çocuğun okuduğu kitabımızdaki haydutun gücü (kahramanımızı kaçırmaya yetse de) onları küfürbaz yapmaya yetmez, bu da iki. (Tabii, benim iddialarım da dahil olmak üzere bütün bunların bilimsel araştırmalarla doğrulanması gerekir, bu da üç.)

Kafaya dayanan silahın dayanılmaz bıktırıcılığı…
Biz asıl anne baba çoluk çocuk hısım akraba her akşam ihtirasla izlediğimiz televizyon dizilerinden akan edepsizlikleri (hayır, öpüşmeleri filan kastetmiyorum, öpüşmek edepsizlik değildir) sorun etmeliyiz. Örneğin, birileri iş edinip bütün yerli dizilerimizi izlese ve şu klişe sahnenin kaç dizide kaç kez kullanıldığını bir saysa. Sahne hepimizin bildiği sahne: Sandalyede oturmuş bir adam ve kafasına silah dayamış böğürmekte olan bir başka adam. Tahminim o ki dizileri yapanlar bu sahneyi çok seviyor. Nedenini bilmiyorum, oynaması mı zevkli? Çok mu ilgi çektiği görüldü? Kamera kullanımına mı çok yatkın? Oyunculuğa mı çok elverişli? Bu bir edepsizlik bence, çocuk oyunlarına kadar yansıyan bir edepsizlik. Güç kullanımına özenmenin zirve yaptığı akran çatışması döneminde berbat bir model.

Şiddetin ve ayrımcılığın kesintisiz üretimi...
Oyuncuların birbirini itip kakması, vurması, emir kipiyle konuşması (özellikle erkeklerin kızlarla) bir başka klişe. Demokratik kültürü zehirleyen bir edepsizlik. Şiveli konuşmalarla dalga geçilmesi. Ayrımcılığı körükleyen bir edepsizlik.

Kötü edebiyat başka bir konu...
Örnekleri çoğaltabiliriz ama bir kitaptaki kahramanın küfür etmesi asla edepsizlik değildir. Edebi bir tercihtir (öyle olmalıdır, ille de iyi bir yazardan söz etmiyoruz ne yazık ki ama kötü edebiyatı çocuğa sunmak da zaten başka bir edepsizliktir. Yazarın edepsizliği, editörün edepsizliği…)

Yazarlara dönersek, bu konudaki farklı yazar tutumları şöyle sıralanabilir:
1. Özgürlükçü yazar (her şey serbest):
Yazarlığımın beni götürdüğü yere giderim. Konu veya dil olarak kendimi sınırlamam. Okurum(un anası-babası-öğretmeni) ne düşünecekmiş, beni ırgalamaz. Ben aslında onlar için yazmıyorum ki, kendim için yazıyorum. Yazmayı seviyorum ve canım nasıl isterse öyle yazmaktan hoşlanıyorum. Benim asıl amacım, yazarken yaşadığım duygu ve deneyimdir. Yazdıklarım kime ne öğretir bu benim umurumda değildir. Eğer ben yazarken kalemime argo bir söz geliyorsa geliyordur; ben onu öylece yazarım. Bütün bunlara rağmen okunuyorsam ve kitaplarım satılıyorsa mutlu olurum tabii ama yola çıkış amacım bu değildir.

2.
Temkinli yazar (konu serbest, dile dikkat):
Yazmak istediğim konuyu yazarım ve kurguyu istediğim biçimde oluştururum ama kahramanlarımın konuşmalarını doğal haliyle değil, edepli bir çocuğun konuşmasını uygun bulduğum haliyle yani "temizleyerek" kullanırım. Ben yazmayı seviyorum ama okunmayı da seviyorum. Bir çocuk yazarı olarak çocuklarla arama engellerin girmemesi için, yani büyüklerin gözüne de girebilmek için dikkat etmek zorundayım. Eğer dikkat etmezsem hem bireysel olarak ben zarar görürüm (benim kitaplarımı almazlar, başkalarına önermezler. Beni okullarına söyleşi yapmaya ve kitap imzalamaya çağırmazlar. Zengin ya da ünlü olamam) hem de bu toplum zarar görür (ortalık edepsiz çocuklarla dolar, ahlaki değerler zedelenir.)

3.
"Militan" yazar (konu da dil de "amaca/hedefe" uygun):
Olayları ve kurguyu edepli çocukları daha edepli hale getirecek biçimde ve bu amaçla oluştururum. Konumu kendi amaçlarıma göre seçerim. Zaten benim ilk amacım bu ülkeyi/dünyayı kurtarmak (veya benzer bir başka makro hedef) ve bunun için işe yarayabilecek yazılı materyali oluşturmaktır. Çocuk edebiyatı benim için kendi amacımı gerçekleştirmenin bir aracıdır. Ne kadar çocuk kitaplarımı okursa ben de amacıma o kadar yaklaşıyorum demektir. Edep konusu da böyledir. Amacım edepli çocuklar yetiştirmek olduğuna göre kahramanlarım edepli konuşur ve yazdıklarımın ana fikri edepli olmanın erdemlerini vaaz eder.


Ve "edepsiz" yetişkinler...
Belki bu tercihlere birkaç ara tercih de eklenebilir. Her tercih kendi içinde ayrıntılandırılabilir, ancak çocuk kitapları alanının edebi zenginliğinin önündeki en büyük engellerden birinin (kötü yazarların bolluğu, editörsüzlük, ellerinden ders kitapları alınmış yayımcıların destursuzca "
çocuğa girmesi," vb… dışında) bugünün yetişkinlerinin ezici bir çoğunluğunun ne yazık ki, yukarda saydığım yazar tiplemeleri içinde en çok sonuncuya prim veriyor olması, ki bu yazar tipinin tarzında sanatçılık dibe vuruyor, belli bir düşünce yapısı çerçevesinde şu veya bu nitelikte çocuk yetiştirmek amacı her şeyin önüne geçiyor. Kendisi için yazan bir yazarın edebi bir haz yaşatmak, sözün dilin tadını duyumsatmak, güldürmek, eğlendirmek, metinle oyun oynamak, aktardığı (kurgu veya gerçek) yaşantının içtenliğini paylaşması ama bunu yaparken hiçbir biçimde okuruna akıl vermeye kalkmaması pek makbul karşılanmıyor. Yani konu çocuk olunca sanat pek makbul karşılanmıyor. Haydi kışkırtıcı bir şekilde söyleyelim: Yetişkinlerin ezici çoğunluğu çocukları için "militan" yazar istiyor. Yönlendirme istiyor. Biçimlendirme istiyor. Edeplendirme istiyor. Ve istediklerini de bolca alıyorlar zaten… Çünkü piyasa bu talep yönünde gelişiyor. Çocuk edebiyatı da bir türlü gelişmiyor. Çocukların bayıla bayıla okuduğu kaç yazarımız var?

Peki, çocuklar ne istiyor? Ve daha önemlisi, yazarlık bu mudur?

Bazen, yetersiz editörler, akademisyenler ve hatta kitap tanıtımcıları hevesleniyor bizlere yazarlığı (ve çocuğun ne olduğunu) öğretmeye:
"Olmaaaz! Öyle yazılmaz! Çocuklaaar zarttır! Çocuklaaar zurttur! O sözcüğü kullanma! Ayıp!"

Aslanım farzet ki heykel bu yaptığım, çocuk öyküsü değil. Heykelin çükünü koparıyor musun ayıp diye?


Cumhuriyet Kitap Dergisi, 7 Temmuz 2011.
TOP