Küçük Prens'in Pahası...

equpery
Bu yazının amacı, Küçük Prens'in 1987'den beri tek yasal yayımcısı olarak Mavibulut'un kitabın arkasında koyduğu fiyat etiketine arada bir gelen şu türden itirazlar karşısında haklı çıkmak değil:

“Pahalı satıyorsunuz!”
“Ben matbaacıyım anlarım, şu kadardan fazla etmez!”
“Şunca yıl kitapçılık yaptım, benden kaçmaz, sizi fırsatçılar siziiii...”
“Hakları sadece sizde olduğu için bizi kazıklıyorsunuz!”
“Küçücük kitap... Daha ucuz olmalı...” (Bunu söylerken kitap elde tartılarak 'bakın ne kadar hafif' edasıyla bir kaş kaldırılacak.)
“Yoksul halkımız Küçük Prens okuyamıyor sizin yüzünüzden...”


Haklı çıkmak değil dedim çünkü haklı çıkamayacağımızı biliyorum. O yüzden zaten facebook mahallesinde yine aynı türden bir laf edilince kadim bir dostum
“Tanrı yardımcın olsun!” demekle yetindi. Ama yine de söylüyorum, lütfen yanlış anlama olmasın ama lütfen lütfen lütfen bakın üç kez lütfen dedim, dedim ama beyhude, biliyorum çünkü facebook mahallelerinin aşılmaz bir altın kuralı vardır; ne kadar açık anlatırsanız anlatın yanlış anlamakta ısrarlı ama delice delice delice adeta haz alırcasına, zevkten bayılırcasına hatta ardından bir sigara yakmacasına ısrarlı en az biri mutlaka çıkar, deneyin görün, şey deyin mesela, deyin ki, şöyle hiç ama hiç tartışma götürmeyeceğini düşündüğünüz bir şey bulun söyleyin, bugün pazartesi deyin, dondurma soğuk olur deyin, ben bulamadım şimdi, yani öyle bir şey olsun ki, onu yazarken şöyle deyin kendi kendinize “Bunu da yanlış anlayan biri çıkarsa çüş artık yani!” deyin, o kadar açık olsun... İnanın bana onu da yanlış anlayan biri çıkacaktır. İşte bunu bilerek diyorum ki, bi abimiz bi kitabımızı pahalı bulmuş döşenmiş bize biz de kızmışız bozulmuşuz. Hayııııır! Asla bozulmayız. Valla bak, mutlu oluruz biz. Hele ki bu abimiz eskiden kitapçıymış ya da matbaacıymış, yani bizdenmiş, helal olsun deriz ne dese başımızın üstünde yeri vardır, dinleriz hürmetle bacak bacak üstüne atmadan, burnumuzu karıştırmadan, abi çay alır mısın, dur abi şu sırtındaki yastık olmadı düzelteyim, limonatamız var abi, kendimiz yaptık valla yok içinde E330 filan, sade limon şeker, billa pancar şekeri abi, mısır şerbeti girmez bizim yayınevinden içeri korsan da girmez abi. İşte bu nedenle diyorum ki, kitabımızı pahalı bulan bir abimizi yanımızda görürüz biz, karşımızda değil. Sen de bunu lütfen böyle anla abicim, sen bari yanlış anlama abicim, ille de yanlış anlayacaklar var zaten, sen onlara uyma, bi çay daha kapın gelin abime... Değil mi ki abim işi gücü bırakıp bize düşüncesini belirtme ihtiyacı hissetmiş; öperiz başımıza koyarız, seni değil abi, düşünceni diyorum, samimiyetle... Dur abi şu yastığı...

Haklı çıkacağımız bir konu değil. Hele “zavallı bebeler kitapçının önünde küçük prens fiyatının düşmesini bekliyo okumak için...” imajının şlak diye acayip net, cam gibi, üç yüz piksel beliriverdiği bir zihin haritasının irrasyonel, akıldışı, usötesi yaygınlığı karşısında asssla...

Ama birkaç şey söyleme gereği duydum yine de çünkü yeni bir konu olmamakla birlikte sadece yayın hayatımızın sınırları içinde kalmayan, sadece ekonomik/ticari bir husus da olmayan, daha ötede sosyolojik bir karakter de arz eden ya da sosyolojik bir alt planı olan bir konu aynı zamanda, kitap fiyatları... Arz ederim...

Yine de somut bir örnekten yola çıkalım; anlamak da anlatmak da kolay olur, malum halkımız somut sever, bi de simit... (Biri somutla simit arasındaki ilişkiyi araştırsın, her şeyi benden beklemeyin...) Küçük Prens'imizden...
“Prens'imiz” dedim diye kızmayın n'olur; biliyorum o hepimizin prensi. Evet bundan çok uzun yıllar önce (1987) telif hakları ajansına başvurup Küçük Prens'in Türkçe yayım haklarını almak istiyorum dediğimde çalışanlar şaşırıp ajansın (rahmetli) sahibi ile görüştürmüşlerdi. Adamcağız, dedim ya rahmetli oldu, neden böyle bir şey yapmak istediğimi sormuştu bana. Şaşırmamak lazım, öyleydi o zamanlar, haklıydı. “Böyle bir sözleşme sana hiçbir şey kazandırmaz evlat” demişti sesinde korku filmlerinin başlarında yol kenarında piposunu tüttüren adamın sivilceli ve gözlüklü ergenlere yol tarif ederken “o kasabaya giden bir daha geri dönmez evlat...” hırıltılı tonlamasıyla. “Vazgeç evlat, sözleşmesiz basanları durduramazsın!” Haklıydı. Gereksiz yere para ödemeyeyim diye uyarıyordu. O zaman yasalar öyleydi. Daha doğrusu yoktu yasalar. Yetersizdi. Dedi ki, “öteki yayımcılardan tek farkın şu olur, sen Fransa'ya para ödersin, ötekiler ödemez.” Öyle de oldu. Yıllarca onlarca yayıneviyle birlikte biz Küçük Prens yayımladık; onlar kimseye para ödemedi biz ödedik. Parasız zamanlarımız oldu; köyün kerizi olarak bizden başka kimsenin ödemediği sadece bizim ödediğimiz telif bedelini geciktirdiğimizde Fransa'dan fırça bile yediğimiz oldu.

Kitapçıların raflarında zamanın büyük yayınevlerinin bastığı Küçük Prens'lerin yanına yasal Küçük Prens'imizi iliştirebilmek için mücadele ettik, demedik ki kimseye, centilmeniz ya (kerizmen),
"kardeş aha şunlar yasal değil, haksız rekabet var, haksızlık var, emeğe saygısızlık var, sanat yapıtının haklarına saygısızlık var, uluslararası itibarımızı yerle bir eden bir uygulamadır, yurtdışı fuarlarda hiçbir yabancı yayımcı ülkemiz yayımcılarına iyi gözle bakmıyor" filan demedik. Deseydik ne olurdu, "kimsiniz lan siz" derlerdi bize, "burda koca koca yayımcılarımız varken entelektüel hayatımızın demirbaşları dururken, yayın hayatımızı kültür hayatımızı, fikir hayatımızı panellerde orda burda temsil edenler onlar hep, size söz mü düşermiş hiç, kapatın çenenizi, yaparım iadenizi haaa!"

Taa ki devran döndü ve telif hakları yasasında yapılan değişiklik (1996) Mavibulut'u tek hak sahibi kıldı. Ha, kıldı da ne oldu? Öteki yayımcılar hemen,
“pardon ya hakkaten artık biz basmayalım ayıp olmasın” mı dediler, yoo, hiçbir şey değişmedi. “Ne iş abi?” diye sorduğumuzda “Biz raftakileri satıyoruz anam, bitince bi daa basmıycaz valla bak ekmek kuran çarpsın, ölümü öp!” filan dediler; biz de ya ayıp olmasın koca koca yayımcılarımıza, entellektüel hayatımızın demirbaşlarına yamuk yapmayalım, abilerimiz onlar dedik, bastılar bastılar bastılar bastılar bastılar, seneler geçti, kitapların içindeki yayım tarihi her baskıda hep aynıydı tabii. “Abi ne iş?” desek cevap hazır olsun diye: “Raftakileri satıyoruz, çok varmış rafta valla, bildiğin gibi değil, Allah seni inandırsın tam bitti diyoz alt raflardan bikaç bin tane daha çıkmasın mı? Şurdan şuraya gitmek nasibolmasın yalanımız varsa!..”

Ne zaman ki yasa temiz temiz demiş bulundu ki
“Ben raf maf tanımam, satanı da rafına dizeni, birden fazla bulunduranı da oyarım” aha işte o zaman biraz biraz vazgeçmeler başladı. Tabii öyle gönüllü gönüllü değil, açtığımız davalar birer birer önlerine düşmeden cayarlar mı hiç... Uzatmayayım, korsan hiç bitmedi. Azaldı. Mavibulut da Küçük Prens'i Fransa'ya ve çevirmene ve en kaliteli baskıya kağıda tonlarca para ödeyerek yayımlamaya çalışırken ötekiler iyice büzüşmüş maliyetlerle Kıtıpiyos Prensler basıp basıp tonlarca satmaya devam ettiler, ilerde birilerinin çıkıp da “bakın siz pahalı satıyorsunuz” diyebilmelerini sağlayacak fiyatlarla.

Başka çabalar da oldu tabii. Kitabın haklarını Mavibulut'tan almaya çalışmak gibi. Bin tür numara... Ayrıntısı önemli değil. Canınızı sıkar. Ama tek bir önemli şey var ki, Fransız yayımcımız Gallimard doğru durdu hep. Dedi ki
“Lan bu küçücük Mavibulut Türkiye'de o anlı şanlı taş gibi yayınevlerinin hiçbiri bize beş kuruş para ödemeksizin basıp dururken yemedi içmedi hak dedi hukuk dedi yazarımızın mirasçılarının rızkını denkleştirip ödedi yıllarca, şimdi o yıllarca bize danışmak nezaketini bile göstermeden basmış durmuş sırtımızdan para kazanmış bulunan yayınevi gelip 'yavu bırakın şu Mavibulut'u bakın biz daha büyüküz bize verin' dedi diye mi vercez? Vermiyoz anasını satıyim” diyerek dik durdu, doğru durdu. Ajansımız da tabii. Ha doğru durdu derken, çok özel bir tutumdan söz etmiyoruz şurda yani, “doğru,” yani olması gereken. Evet, telif hakları konusu dünyada tartışılan bir konu. Böyle bir hakkın olmaması gerektiğini düşünenler de var şimdilik lüks bir fantezi düzeyinde bir düşünce olsa da. Ama realite şu ki böyle bir hak hukuk var şu anda ve bu alanda ileri olan ülkelerde çatır çatır işliyor. Sen istediğin kadar kendi iç hukukunda kendi mevzuatınla istediğin numarayı çevir...

Örnek mi? Yıllar önce Tenten'i yayımlıyor biri, resimlerini kopya ederek tabii. Adına da TİNTİN diyor. Belçika dava açıyor hemen. Bizimkiler savunuyor:
“Bizimki TİNTİN, sizinki ise TINTIN, aynı değil!” Ve kazanıyor! Bizim hukuk sistemimiz bu savunmayı geçerli buluyor ve orijinal kitabı çatır çatır çizerek kopya edip beş kuruş telif bedeli ödemeden basan yayımcımız İ'lerin üstündeki noktalar sayesinde davayı kazanıyor ve basmaya devam ediyor. Adamlar çıldıracak, “Yahu” diyorlar, “içi tıpa tıp aynısı ama...” Verilen cevap şu: “Hakkat ya.. Amma da benziyor vallaha!” (Sonradan öğrendim, zaten adamlar davayı kazanmış olsalarmış bile, kazandıkları tazminatı evlerine götüremiyorlarmış. Türkiye'de turizm yatırımında değerlendirmek zorundaymışlar o zamanki yasalara göre... Ne kadar doğrudur bilemem.) Diyeceğim, “yerel çakallık” da bir yere kadar.

Ekonomiye daha gelmedim. Sırada kitabın bu ülkedeki algılanışına ilişkin bir çift lafım var çünkü. Bu ülkede kitap bir meta olma hakkını elde etmemiştir hiçbir zaman. Bu hakkı ona asla vermeyiz; ağlasa patlasa çatlasa vermeyiz. Dünya kadar sayfası olsa, cildi, şömizi, yaldızı, isterse altın varak kaplamalı olsun, hayır vermeyiz. Yok, altın varak olursa düşünürüz ama işte ancak o kadar. Kitap bizde bir kişiden ötekine verilen ve karşılığında hiçbir şey alınmayan, alınması çok ayıp sayılan bir şeydir. Yani mesela siz bir kitap ürettiniz diyelim, (herkes hata yapabilir üzülmeyin,) o kitabı karşılığında hiçbir şey beklemeden herkese vermelisiniz, dağıtmalısınız. Ola ki o kitabın üstüne bir fiyat koyup satmaya kalkarsanız feci ayıp etmiş olursunuz. Yok abarttım biraz, fiyat koyabilirsiniz ama yüksek olmayacak, yani kitap “pahalı” olmayacak. Haaaaaaa.... İşte geldik zurnanın tıknefes kaldığı yere... Ama önce şu “pahalı” ne demek, bi bakalım...

Ne demek “pahalı?” Çok basit; pahalı demek değerli demektir. “Paha biçilmez” deriz örneğin. Yani bir şeyin değeridir paha. “Paha”sı olan, yani “değer”i olan da pahalı. (“Pahallı” yazanlara bakmayın siz. Çok var onlardan; “muhattap” yazanlarla aynı mahallenin çocukları...)

Konuyu biraz değiştireyim; sıkıldınız:

Paris'e gidip de Louvre Müzesi'ni gezenlerin ilk görmek istediği şey nedir biliyorsunuzdur? Evet, aynen, Mona Lisa... Leonardo'nun ünlü sırıtığının tablosunun orijinali orada çünkü. Heyecan verici bir şey gerçekten; çok yaklaşamıyorsunuz, metrelerce uzaktan bakmaya izin var ama heyecan verici yine de. Louvre'a girip de bu tabloyu ilk görenlerin hayal kırıklıklarını hangi sözlerle ifade ettiğini biliyor musunuz peki? Söyleyeyim:
“Aaaa küçücükmüş lan!” Evet, küçücük bir tablo; daha doğrusu tabii ki çok küçük değil ama işte beklentiler öyle ki tabloyu küçük gösteriveriyor... Orada asıl kastedilen alt cümle şu: “Bu kadar küçük bir şey nasıl oluyor da 'büyük' bir sanat yapıtı olabiliyor?” Yani aslında engebesiz zihinler bir “paha belirlemesi” yapıyor orada şipşak: “Küçük lan bu, niye 'büyük?'”

Küçük Prens'in pahasını uzaktan belirleme çabalarında da bazen benzer bir mekanizmanın rol oynadığını düşündüğüm olur. Tamam, diklenmeyin hemen, Küçük Prens bir tane benzersiz tablo değil; benzetme bire bir tabii ki yapılamaz ama izin verin laflıyoruz şurda; Mona Lisa'nın üzerinde sırıttığı tuvalin tahtası, bezi, üstübeci, tutkalı, boyaları vb maliyet olarak kaç euro eder ki, di mi? Ama paha biçilemiyor işte... Bu abartılı örnekle anlatmak istediğim şey ordan duyuluyor mu? Yani kitabı eline alıp şöyle tartarak “Etse etseeeeee...” hesabının pek doğru bir yaklaşım olmadığını accık sezdirsem yeter. Ama işte burada da yine kitabın bir ürün olarak nasıl algılandığı konusuna geri dönüyoruz. Kitap kâğıttır, kartondur, mürekkeptir... Hepsi bu. Somut elle tutulur olandır (simit olayı, susamlı), ötesi, yani yazarlık, çizerlik, çevirmenlik, grafikerlik, tasarımcılık vb bunlar elle tutulmaz gözle görülmez şeylerdir, paha hesabına girmez. O yüzden eski matbaacı sizi fırçalar; “Etse etseee...” diyerek. Yayımcının ürünü onun için koli veya maliyeden onaylı perakende satış fişi baskısından farklı bir şey değildir. Çünkü eski matbaacı kağıdı, kalıbı, formayı bilir bilmesine ama yazarı/çizeri/çevirmeni/grafikeri bilmeyebilir. (Genelleme yapıyorum istisnalar kıpraşmasın! Tabii ki harika grafik sanatçılarıyla işbirliği yapan harika matbaacılarımız var!)

Adını şöyle koyalım: Beyin mesaisinin değeri (pahası) yoktur Türkiye'de. Hani bir hikâye vardır, saatçi ustası sarayın özel saatini beş dakikada tamir etmiş de ücreti olarak bir kese altın istemiş. Kral
“Ne ayak lan, beş dakka için bir kese altın?” deyince, “Hayır kralım, beş dakika değil, 35 yıl artı 5 dakika!” demiş. Hah işte bu hikâyenin ana fikri bizim ülkede kendine barınacak yer bulamaz. Doktora giden hastamız hiçbir şeyi olmadığını öğrenince “param boşa gitti” der ya. Öylesi...

İşte elinize aldığınız bir kitabın perakende satış fişinden farkı arkasında bir veya birkaç beynin bulunmasıdır. (Ki size bir şey söyleyeyim mi, perakende satış fişinin bile arkasında bir beyin mesaisi vardır. Vardır da taa bir yerlerde kalmıştır, sonrakiler hep bir öncekini kopyalayıp çoğalttıklarından taa en başta o perakende satış fişinin tasarımını yapan o ilk mukaddes muhterem insanı tanımaz kimse, unutulmuş gitmiştir kadeve tarihimizin derinliklerine rapidosuyla letrasetiyle birlikte gömülmüştür.) Kitapçının rafında, vitrinlerde, kitap eklerinde dizili kitap kapaklarına duyduğunuz hayranlığın, kitabı elinize alıp da sayfalarına göz gezdirirken, okurken aldığınız hazzın, kitabın edebi gücünün, sanatının sizin beyninizin de ötesine, taaa yüreğinize kadar ulaşmasındaki yolların parke taşlarını döşeyen, çizgilerini çizen, parklarını, çim alanlarını, çiçek düzenlemelerini yerli yerine yerleştiren, bunu yapabilmek için de kafa yoran, el yoran, göz yoran birileri var. Diyelim, Mehmet (Ulusel, ki en iyilerindendir kitap tasarımcılarımızın) bir kitabın kapağı için üç akşamını verdi size... Sanıyor musunuz ki verdiği sadece üç akşamdır? Tabii ki hayır! Otuz yıl artı üç akşamdır, kırk yıl artı üç akşamdır (ki otuz yılına bizzat ben tanığım.) Bizlerin uyurken, gezerken, televizyonda dizi izlerken, mantıya pul biber serperken, patates cips atıştırırken, geğirirken geçirdiği zamanda mehmetler grafik kitaplarına zaman ve para ayırırlar, resim sergilerini gezerler, müzeleri gezerler, okurlar, yazarlar, çizerler, karalarlar, silerler, yeniden çizerler, buruşturup atarlar, yeniden çizerler, sinirlenirler, yeniden çizerler, bağırırlar, çağırırlar, tartışırlar, bunalırlar, gözlerinin beyazında ince kırmızı yorgunluk çizgileri oluştururlar. Deneyim, beceri ve ustalıklar bu çizgilerde birikir. Biz horlarken olur bunlar, biz yastığın daha serin yerine doğru uykumuzu yufka gibi sererken olur. İşte o uzun yıllardır ki, mehmetlerin eli değdiğinde ortaya çıkan kitaplarla ötekiler arasındaki farkı oluşturur.

Aynı şey yayınevlerindeki editörler, düzeltmenler, grafikerler için de geçerlidir. Kelimeler, cümleler, paragraflar, anlamlar üzerine alın kırıştırırlar, göz kenarlarını kırıştırırlar, beyinlerini kırıştırırlar, tartışırlar, birbirlerine bağırırlar, küserler, bazen tek bir sözcüğün binbir anlamının en alttaki en pudra şekersiz milföy katmanı için birbirlerine girerler... İşte şimdilerde ortalığa pıtrak gibi serpilen yayınevlerinden birinin bastığı Küçük Prens’in yazarı Exupéry'nin adı kapakta nal gibi Equpery basılmış! Kitabın tümünü inceleyince, hele hele kitabın sonuna eklenen “müfredata uygun” testleri görünce zaten buna şaşırmıyorsunuz, sadece Küçük Prens'i çocuk kitabı sanmalarına değil, Küçük Prens'in ruhuna bundan daha ne kadar uzak düşülebilirdi diye kederlenerek. İşte bütün bunlar hep o ürünün arkasına otuz yıl artı üç gün, kırk yıl artı üç gün değil de sadece üç gün koymakla yetinmeyi yayımcılık sandıkları için olur.

“Küçük Prens'i pahalı satıyorsunuz” diyenlerin (ki çoğu ya eski matbaacı ya da eski kitapçıdır) bu “paha”yı belirlerkenki bakış açılarıyla ilk anda şlak diye ele verdikleri de, işte bu beyin mesaisinin “paha etmez” görülmesinden kaynaklanır. O yüzden kitabı ellerine alıp sayfalarını ellerinde fırrrrt yaptırarak etse etseeee... derler. Bir vakitler bir veli aramıştı aynı şikayetle. O zaman 7 liraydı Küçük Prens. Niye pahalı dedi? “Değil” dedim. “Neyle karşılaştırıyorsunuz, ferrari daha pahalı.” Sinirlendi. “Ferrariyle mi karşılaştırıyorsun?” dedi. “Siz neyle karşılaştırıyorsunuz?” dedim. “Öyle ortaya karışık pahalı demek olmaz. Neye göre pahalı? Neyden pahalı?” Karşılaştıracak bir şey bulamadı. Sonra ortaya çıktı ki, çocuğuna okuldan önermişler ve asıl kızdığı şey kitabın fiyatı değil, onun yerine niçin Necip Fazıl kitabı önerilmediği... Ama derdi başka da olsa “vurmaya” çalıştığı yer aynıydı: “Pahalı!”

Sekiz on yıl önce genellikle bimilyoncuların katıldığı Bursa kitap fuarı öncesi, yeni hevesle çalışmaya başlayan bir satış elemanımız çok satan bazı kitaplarımızın fiyatlarını fuar için indirme önerisi getirdi.
"Önceki fuarda müşteriler pahalı buldu" dedi. Gülümsedim ve kabul ettim. Serde hocalık var ve en iyi öğrenme yaşayarak öğrenmedir değil mi? Dedim ki istediğini yap, tam yetki sana... Söylediği şeyin ekonomi bilimi bakımından hiçbir değeri olmadığı ortada. Çok satıyorsa niye fiyatını indiriyorsun? Fuar başladı. Ortalama 7-9-11 lira olan kitapların hepsini ince kalın demeden 3 lira yaptı. Sonuç? Evet, gelen okurlar sayıları önceki yıldan daha az olmamak koşuluyla yine “pahalı” demeye devam ettiler. Aldım karşıma “söyle bakalım” dedim, “üç lira değil de iki lira, hatta bir lira yapsaydın ne olacaktı?” Başını eğdi ve aldığı dersi yüksek sesle dile getirdi: “Yine pahalı diyeceklerdi!” Böylece biz o fuarda kesinlikle fiyat indiriminden herhangi bir avantaj elde edemediğimiz gibi, tersine, sattığımız her kitapla para kaybettik.

Para kaybetmek ne demektir?

Para kaybetmek şu demek değildir: Para babası yayımcı kendisine bir yat daha edinemeyecek, karayip adalarında tatil yapamayacak, bir metres daha tutamayacak, bir ferrari daha alamayacak demek değildir. Öyle olsaydı önce ben dikilirdim karşısına,
“Lan az ye de biraz şu bebeler kitap okusun, kitapçının kapılarına dizilmişler inliyorlar kitaaaap diyerekten” diye haşlardım bir güzel, hatta çizerdim ferrarisini boydan boya ki levent sanayide bile boyatamazdı çünkü ferrarisi çizilmiş adamın karizması hepten çiziktir; levent sanayi kabul etmez karizması çizik adamı.

Para kaybetmek şu demektir: O kitap bitince yenisini basacak parayı bulamazsın demektir. Yenisini basacak parayı bulamazsan
“çılgınlar gibi kitap okumak isteyip de sırf pahalı olduğu için okuyamayan yüzbinlerce çocuğa” kitap sunamayacaksın demektir. Matbaacıya, kağıtçıya, yazara, çizere, çevirmene parasını ödeyemeyeceksin demektir. Batacaksın demektir. Mahcup olacaksın demektir. Ele güne dosta düşmana muhtaç olacaksın demektir. Karın seni terk edecek, çocukların bonzaiye takılacak demektir. İçkiye sigaraya nutellaya aynı anda başlayacak ve göbekleneceksin demektir. Cağaloğlu'nun batmış yayınevleri klasöründeki yerini alacaksın demektir.

Evet, böyle bir klasör vardır Cağaloğlu'nda; görmediniz mi hiç? Batmış şiir dergileri, batmış edebiyat dergileri, batmış çocuk dergileriyle yan yana durur genellikle. Dergiler başka bir alemdir; tuhaf gelecek ama o eski dergiler biraz da battıkları için, kaderleri batmak olduğu için güzeldirler.

Ama yayınevleri öyle değildir. Artık öyle değildir. Yayınevleri ticarethanelerdir. Ticarethane olmak zorundadırlar. Başka şansları yoktur. Yayınevlerinde insan evlatları çalışır, yemek yiyen, su içen, işeyen, sıçan, aşık olan, evlenen, çocuk yapan, boşanan, kira ödeyen, hasta olan, çocukları hasta olan, okul taksitleri ödeyen, elektrik, su, igdaş, digitürk filan ödeyen... Yayınevleri hunharca vergi öder, ota öder, boka öder, öder de öder... Ödeyemezse vergi memurları çullanır, alacaklı matbaacı çullanır, kâğıtçı çullanır, matbaacı da kâğıtçı da haklıdır çullanmakta. Onlar da ticarethanedir çünkü. Onlarda da insan evlatları çalışır, yemek yiyen, su içen, işeyen, sıçan, aşık olan, evlenen, çocuk yapan, boşanan, kira ödeyen, hasta olan, çocukları hasta olan, okul taksitleri ödeyen, elektrik, su, igdaş, digitürk filan ödeyen...

Yayınevleri ticarethanelerdir. Ticarethane olmak zorundadırlar. Başka şansları yoktur. Eğer ölen babalarından kalan dev bir mirasları filan yoksa kâr etmek zorundadırlar; kendilerine bir yat daha almak, karayip adalarında tatil yapmak, bir metres daha tutmak, bir ferrari daha almak için değil, birlikte çalıştıkları insan evlatları için, tabii ki kendileri için de çünkü kendileri de insan evladıdır. Kendileri de insan evladı oldukları için yemek yerler, su içerler, işerler, sıçarlar, âşık olurlar, evlenirler...

Özetle, ticari bir kuruluş ticari davranmak zorundadır. Bu keyfi bir tercih değildir; bu kaçınılmaz bir tercihtir. Başka şansınız yoktur. Kâr amacı gütmek zorundasınızdır. Kâr etmezseniz var olamazsınızdır. Yukarda sayıp durduğum şeyler olurdur.

Peki, ticari davranmak demek “kazıkçı” olmak demek midir? Lafı bile komik geldi şimdi çünkü “kazıkçı” kavramı çoktan anakronik artık. “Müşteri memnuniyeti” odaklı, “kalite” odaklı bakış açıları nohut pilavcıların bile benimsediği tutumlar arasına çoktan girdi. “Kazıkçılık” ellili-altmışlı yılların Akbaba dergilerinin popüler karikatür temasıydı. Cafer Zorlu ne kadar çok çizmiştir ucu yontulmuş kazık figürünü... Söylemeye bile gerek yok, kazıkçılık, fırsatçılık vb günümüzün müşteri odaklı, “ne yapıp edip satmak” değil “müşteriyi kazanmak” yaklaşımı yanında çoktan demode kaldı. Yani bu yöntemlere tevessül eden bir ticari kuruluş zaten en baştan ticari olmaktan vazgeçmiş demektir. Ticari olmazsa da batar. Lamı da yoktur bunun cimi de. Batar.

Batar, batmasına da kimse üzülmez. Batmak yayımcılığın “fıtratında vardır” gibi davranılır. Hatta batması için herkes geniş bir uzlaşma çerçevesinde elinden geleni yapar. Eğer batmıyorsa çok rahatsız olur. Sinirlenir, kötü gözle bakar, arkasında başka şeyler arar. Bugün Mavibulut batıyor desek sevinecek o kadar insan vardır ki, kötü niyetlerinden değil ille de, (onlar var ayrı, bi ara anlatırım) zihinlerdeki uyumsuzluğun giderilmesinden dolayı. Beklenti öyle olduğu için... Zihinlerde alışılagelen şey tekrarlanmadığından duyulan rahatsızlık giderileceği için.

Ama daha garip olanı şudur:

Türkiye'de hiçbir insan evladı Apple Türkiye temsilcisini arayıp
“Lan oğlum, ne lan bu iphone 6’nın fiyatı?” demez. Hele ki “Bana indirim yapar mısınız birader, ayağımız alışsın” filan demezler. Diyeni de ayıplarlar, şiddetle kınarlar, kahvede masasına oturmazlar, ısmarladığı çayı içmezler, yeni doğmuş çocuklarına onun adını vermezler.

Bu durum, kitap söz konusu olduğunda tam tersine işler.
Herhangi bir insan evladı bir kitabı indirimsiz, öyle üstündeki fiyatı ödeyerek satın alırsa ona mahallenin kerizi muamelesi çekilir, şiddetle kınanır, ayıplanır, kahvede masasına oturulmaz, zaten kahvede masası da yoktur, kitap okuyan adamın kahvede masası olmaz, ısmarladığı çayı sırf beleş diye sırıtarak içerler, içerken kerize bakar gibi bakarlar, hazır kerizi bulduk diyerek onun hesabına yandan çarklı kahve de söylerler, oralet de söylerler, içerken höpürdeterek içerler, arada dişlerini öttürürler. Çünkü kitaplar,
“ülkemizde de düzgün kitapçılar olsun, niye yok lan bizim barnesandnobles'ımız” filan diyerek masraf edip eli yüzü düzgün kitapçılar açan bikaç girişimci eli öpülesi abimizin dükkânları haricinde her yerde mutlaka indirimle satılır. Külotlu çorap hiçbir yerde indirimli satılmaz, tişört, tayt, tırnak makası, iç donu indirimli satılmaz, kitap indirimli satılır.

Kitapla ilgili her şeyde durum aynıdır. Otomobil fuarının girişi 50-60 liradır. Meraklıları bayıla bayıla ailecek girerler, kadınlar küçük model kolay park edilebilir arabalara, kocalar da arabalarla birlikte sergilenen minili kızların bacaklarına bakarlar. Kitap fuarının girişi ise sadece 10 lira filandır; o 10 lirayı vermek zor gelir, 5 lira olsa yine zor gelir, yana yakıla davetiye ararlar yayımcı arkadaşlarından, beleş girebilmek için. Neden? Çünkü kitap fuarıdır söz konusu olan, kitaptır. Kitapla ilgili bir şeye para vermek çok çok ayıptır.

Hal böyleyken o Apple Türkiye'ye asla posta koymayı aklına bile getirmeyen ihtiyar delikanlı abilerimiz fiyatını (en düşüğü 2140 TL) asla ve asla ve asla sorgulamayıp hatta
“şu iphone 7 de çıksa da herkesten önce alsam da havamı bassam” diyerekten iphone 6’sıyla feyse girip yazarlar: “Fahiş fiyatı yüzünden küçük prens okuyamayan zavallı bebeler...” Layk layk layk layk layk...

Türkiye'de hiçbir insan evladı Arçelik'i arayıp
“Birader sizin bu son model defrost niye bu kadar pahalı?” demez. Demediği gibi, diyelim, hırsızlar Arçelik deposunu basıp 300 tane buzdolabını çaldı, olay oldu, televizyonlarda flaş haber, azzz sonra... filan... Hiçbir insan evladı bu haberi izlerken “Hırsızlar haklı çünkü buzdolabı çok pahalıydı” demez. Diyene tip tip bakarlar. Diyen utanır önüne bakar, pantolonunu düzeltir, fermuarının klipsini yerine iter, öksürür, genzini temizler, küçük parmağıyla kulağının içini kaşıyıp koltuğun kenarına siler. Hırsızlığa kimse olumlu bakmaz, hırsızlar bile olumlu bakmaz; onlar da bizimle birlikte kınarlar, ayıplarlar.

Söz konusu olan kitap olunca durum değişir. Kitap çalınabilir. Kitap hakları çalınabilir. Kitap çalana olumlu bakılır. Kitap hakları çalana olumlu bakılır, haydi olumlu demeyelim, hoşgörülü bakılır. Korsana hoşgörülü bakılır. Neden? Çünkü kitabın üzerinde fiyat etiketi vardır. Ve kitabın üzerinde fiyat etiketi olması demek o kitabın pahalı olduğunun kesin kanıtıdır. Kitabın üstünde fiyat etiketi olduğu için ve bu da kitabın pahalı olduğunun kesin kanıtı olduğu için kitabın korsanlar tarafından sahtelerinin üretilmesi ve satılması hoşgörülür. Kitabın üzerinde fiyat etiketi olmamalıdır. Kitap satılmamalıdır. Kitap hediye edilmelidir sadece. "En iyi hediye kitaptır!" (Çünkü çoğunlukla beleştir!)

Başka hiçbir ürünün üreticisine her hafta beş mektup, e-mektup, e-telgraf, e-telefon filan gitmez.
“Biz filanca köyün filanca okulu ayile birliği başkanlığı olaraktan kütüphanemizi yaptırdık çatısı marsilya kiremiti, rafları ceviz, duvarları alçıpan, ahşap, ipek saten boyadık, bilgisayarlarımız internet bağlantımız neyim tamam, hepsine para bulduk yaptırdık şimdi de kitap lazım, bize bedava kitap gönderin!” Çünkü anlayış aynıdır. Kiremiti üreten adam ticaret yapabilir, kiremiti satabilir. Rafları yapan marangoza para verilebilir, badanacıya, ustaya, hepsine... Hepsinin para kazanması analarının ak sütü gibi helaldir. "Tabii ki kazanacaklar canım, aç mı gezsinler adamlar?" Ama kitaba para verilmez; kitap bedava elde edilir. Kitapları üretenler insan evladı değildirler; aç kalmalı, sürüm sürüm sürünmelidirler. (Elleri öpülesi öğretmenlerimiz var, desteklediğimiz istisnalar, onlar kıpraşmasın. Onları her zaman destekliyoruz. Burada konuştuğumuz şey zihniyet.)

Burda biraz duralım ama çok durmayalım çünkü uzun ve ayrı bir konu. Bir yayınevinin ticari olmasının ayıp sayılmasının arkasında/geçmişinde ne vardır? Cevap: Bizzat yayınevlerinin kendileri vardır. Bu yayınevlerinin sahipleri vardır. O sahiplerin sahip olduğu o sadece saygı duyulması gereken edebiyatçı-filozof-şair karışımı antikapitalist bir tür rindlik niteliğidir ki, “ticari” olmak, “tüccar” olmak onlar için de ayıptır. Ayıptı. Seksenli yıllarda yeni bir gazete (Güneş) çıkarken gümbürtülü balonlu bir tanıtım kampanyası yapıp da bazı yazarlara yüksek transfer ücretleri ödedi diye o yazarları nasıl da ayıplamıştık. Suç gibi bir şeydi neredeyse yazdıklarının daha çok para etmesine çalışmak. Dedim ya, geniş bir konu.

Ekonomiye gelelim.

Kitabın üstündeki fiyat yayımcının kasasına giren para değildir. Kabaca şöyle bir hesap yapalım: %50'si dağıtım iskontosudur. %8'i kdv'dir, devlet alır. Ortalama %10-12'si yazar çizerindir (bizim somut örneğimizde yazar+çevirmen %16). Toplayıp yüzden çıkardınız mı? Söyleyeyim: %26 kaldı. Yani 17 liranın %26'sı = 4.40 lira.
Sattığınız kitabın size getireceği para (kâr değil henüz!) bu ama bu parayı hemen değil altı ay sonra alacaksınız, kitap piyasasının gerçeği bu, size biz mi dedik yayımcı olun diye? Altı ay sonra alacağınız paranın bugünkü değeri böylece bugünkü faizlerden bakıldığında 4.30 lira ediyor. Ben hesapladım zahmet etmeyin.

İşte yayımcı dediğiniz şu insan evladı olmayan sürüm sürüm sürünmesi gereken alçak edepsiz bu kitabın kağıdını, kartonunu, baskısını, cildini, editörlük vb maliyetlerini, yayınevinin kirasını, elektriğini, suyunu, personelinin yemeğini, maaşlarını, sigortasını, kendi yemesini içmesini geçimini hep bu 4.30 lira ile elde edecek. Onu da kitabı satınca/satarsa elde edecek, hemen değil, satamazsa değil.

E ucuza satan nasıl mı satıyor? Satar. Bedava da verebilir. Matematik buna asla izin vermez, hesap ortada, ama pazarlama stratejileri verir. Öteki kitaplarından kazandığını bu kitapta harcamak da bir tür stratejidir.

Gelelim korsana... Korsan ne yapıyor? Korsan kâğıt ve baskı dışında tek kuruş para ödemiyor. Korsanın da bizimle tastamam aynı geliri elde etmekle yetineceği varsayımını yapalım bir an için. Yani 4.30 lira. Yazara ödemiyor, çevirmene ödemiyor, tasarımcıya ödemiyor, editöre ödemiyor, kimseye ödemiyor. Dağıtım iskontosu ise yine %50 olsun. Bu durumda korsan bu kitabı 8.60 liraya bile satsa kazancı yine bizden çok oluyor çünkü bünyesinde editör, düzeltmen, grafik tasarımcı vb çalıştırmıyor. Yani aslında “çaldığı” kitaba çok çok daha düşük bir fiyat koyabilir ve yine bizden daha çok kazanır. Üstelik vergi vermez. Çalıntı malın vergisi mi olur? Yayınevi ise kazancının %20-30'unu gelir vergisi olarak öder. Çevirmene ödediği paranın ise %35'ini muhtasar vergisi olarak öder. Bütün bunlar da hep o 4.30 lirayla ödenecek olan paralardır.

Çok uzattım affedin ama bilmem Exupéry ile Equpery'nin farkının sadece tek bir harf olmadığını anlatabildim mi abicim. Korsana hak verme abicim. Korsan hırsızdır abicim. Düpedüz hırsız. Bildiğin hırsız. Buzdolabı çalandan, kuyumcu soyandan hiçbir farkı yok abicim. Gece gelip senin evini soysam bana hak verir misin abicim, eşinin mücevherlerini filan da değil, şu tozunu pek almadığın raftaki (hani şu emeğe saygı filan gibi şeyleri öğrendiğimiz) sol külliyatı silme götürsem... Ha? Abicim? Bi çay daha alır mısın abicim?..


Fatih Erdoğan, 8 Ağustos 2014
Güncelleme: 28 Ocak 2015

Yorumlarınız
TOP