Kütüphaneler, Dün, Bugün, Yarın...

IMG_5980
(Çoluk Çocuk Dergisi: Nisan 2002. Sayı:13; 20-23)

Çocukluğumun ilk anlaşılmazlıklarından biriydi; Turna kuşu ile Turna balığı… Bu ikisine neden aynı ismi vermiş olabilirlerdi, bilmiyorum, ama Turna kuşunu hiç görmedim. Görmedim ama sanki görmüşüm gibi tanıdık gelmesi herhalde türkülerden dolayı:

“Turnalar uçun
Yayladan geçin
Yarimi seçin turnalar…”

Yanılmıyorsam, “Turnalar” değil de, “Durnalar” diye söyleniyordu. Hayır, çocukluğumun geçtiği o göçmen mahallesinin hızla çoğalan nüfusunun kullandığı dil nedeniyle değil. Onlarınki farklıydı. Örneğin “günebakan” veya “ayçiçeği” onlar için “gündöndü”ydü ama öylece kullansalar kim ne diyebilir? Israrla “gündendi” der dururlardı da, o her şeyi düzeltmeye çalıştığım “doğrucu” yaşlarımda ne çok iş edinmişimdir arkadaşlarımın “gündendi”lerini “gündöndü” yapmayı.
Turna kuşu görmedim, ama Küçükçekmece Gölü’nün müdavimi birkaç balıkçıdan kim bilir hangisinin oltasının ucunda ilk kez görmüştüm Turna balığını.
Küçükçekmece Gölü’nde hâlâ Turna balığı var mı bilmiyorum. Yalnızca Turna değil, irili ufaklı kayaların altına sığışıp duran birçok balık vardı o zamanlar gölde. Üstelik yazları yüzerdik de. Yani yüzülürdü o yıllarda ve yüzerken dibi görülürdü. Öyle ki, sabahın çok çok erken saatlerinde bir iki kez balık tutmaya meraklı komşularımızdan birinin peşine takılıp sandalla özellikle Atom Enerji sahiline doğru kürek çektiğimizde gölün kumlu zemininin sandalın altından hızla akıp gittiğini kendi gözlerimle görmüş olmasam asla inanmazdım. Atom Enerji dediğim de şu ünlü “Küçükçekmece Nükleer Araştırma Merkezi.” Yarımburgaz’a doğru giderken, Halkalı sahiline yakın. “Nükleer” sözcüğünün bilimkurgusal çağrışımları ne denli heyecan vericiyse, şu anda özellikle temiz olduğu için gölün o meşum santralın yaslandığı sahilinde yüzmeye gittiğimizi düşünmek öyle ürpertiyor içimi. Ne radyoaktivite bilinci vardı büyüklerimizde o zaman, ne de Çernobil vb yaşanmıştı…
Gölün asıl heyecan verici hikayesi ise bildik bir efsaneydi. Daha göl yokken, bir sıcak günde yaşlı bir adamcağız oralardan geçmektedir. Evlerin kapısını çalıp su ister, ama her nedense kimse adamcağıza su vermez. Yalnızca birisi dışında. O birisine yaşlı adam şöyle der: “Hemen pılını pırtını topla ve yükseklere kaç!”
Adam söyleneni yapar ve çok geçmeden şimdiki gölün bulunduğu çukurluğa, yani köyün bulunduğu yere sular dolar. Herkes boğulur.
Bu efsaneyi kim anlattı bilmiyorum, ama şunu da eklemeyi unutmadı: “Bazı güneşli günlerde gölün dibinde kalmış olan köydeki caminin minaresinin ucu parıldar!”
Bu, benim ilk tadına vardığım edebi metinlerden biriydi ve sık sık gölün ortalarına doğru bakıp o minarenin ucunu görmeye çalıştığımı çekinmeden itiraf edebilirim.
Gölde yüzülürdü. Yüzülürdü, ama Kanarya’nın nüfusu bir elin parmaklarını henüz aşmış olduğundan güneşli bir günde sahili dolduran herkes birbirini tanırdı. Dolayısıyla da, bıçkın delikanlılardan Vural (yoksa Özal mıydı?), biraz kilolu komşu hanım elleriyle göbeğine sular atarak kendini alıştıra alıştıra göle girmeye çalışırken, “Teyzeee! Girme göl taşıyor!” diye bağırdığında, bütün Kanarya bunu birbirine anlatıp birkaç akşam eğlenebiliyordu.
Gölün doğu tarafı Menekşe deresiyle Küçükçekmece üzerinden Marmara’ya bağlanır. İşte bu sahil, Menekşe’deki “Haylayf” plaji gibi “tesis”lere sahip değilse de, doğal bir plajdı. Sahil boyunca uzanan demiryoluyla göl arasındaki böğürtlen çalılıkları doğal tuvalet ve çöplük olarak kullanılırdı. Bu yüzden de külotlarıyla ya da külotsuz (mayo pek yoktu) göle koşturan çocuklar, kulakları sağır eden sinek bulutu vızıltılarını yararak böğürtlen yemeye çalışırlardı.
Ve sık sık da ölürlerdi…
Evet, ölürlerdi, çünkü demiryolunu iki yandan kuşatan böğürtlen çalılıklarının birinden ötekine koşarken trenin geldiğini duymazlardı.
Açılışı yapılırken trampet çaldığımız Kanarya tren istasyonunun peronunda görmüştüm ilk kez demiryolu kurbanını. Çocuk değildi. Üzerine beceriksizce örttükleri gazetenin altından kafatası görülüyordu.
Kanarya halkının hemen hemen tümü “trenci”ydi. Trencilik, yani kondüktörlük, biletçilik, yani TCDD memurluğu o sırada çoğu Balkan göçmeni olan nüfusun tek güvenilir iş alanıydı. Bu nedenle de bütün erkekler akşam beş olup da mesaileri bitince havalı üniformalarıyla bayırın başında belirirler ve sokakta oynayan çocuklarını (nedense hep azarlar tonda) “Ge-Breee!” (Gel buraya!) diye eve çağırırlardı. Ve içerlerdi, en çok da rakı, hatta belki de sadece rakı. Ama sanılmasın ki hepsi ayyaş gezerdi. Fazla öttüğü için horozunun kafasını eliyle koparıp atıveren Salih dışındakilerden hiçbiri içip de taşkınlık yapmazdı. Ancak sokak düğünlerinde köçekle oynarken coşup da fazla havaya giren erkekler daha sonra birkaç gece karıları tarafından yataktan atılma cezası alırlardı.
Göçmenler çoğaldıkça önce bir nalbur, sonra bir iki bakkal ve nihayet Migros arabası o tanıdık melodisiyle geldi. Kanarya’nın ilk ilkokulu yapıldığında ise ikinci sınıftaydım ve birinci sınıfın bir bölümünü Küçükçekmece İlkokulu’nun bahçesindeki barakada, bir bölümünü de Kanarya’daki kahvehanede okumuştuk. Kahvehane, çünkü 50-60 kişiyi oturtabilecek sayıda sandalye ancak orada bulunabilmişti.
Kanarya İlkokulu yapıldı, ama sanılanın tersine hemen çevresini kitapçılar, kırtasiyeciler almadı. Kitap okuyan bir nüfus değildi bu gelenler çünkü. Yeni bir coğrafyada yeni bir hayat kurmuşlardı ve en acil beklentileri, bir daha yerlerinden yurtlarından olmayacakları bir hayatı kurmaktı. Bu beklentileri öyle güçlüydü ki, en yoksul olanları bile neredeyse marazi bir tutunma dürtüsüyle evlerinin bahçelerine hemen dikebildikleri kadar çok sayıda bitkiyi dikip canla başla büyütmeye çabalıyorlardı.
Kitap, yalnızca “Binbir Çeşit Tuhafiye”de satıldı uzun bir süre. Bugünkü çocukların sahip olabildiği televizyon, bilgisayar, şu bu yok. Bir çocuğun öğrenme ve merak güdüsünü doyurmak için yalnız ve yalnız işte bu Binbir Çeşit Tuhafiye’nin yalnızca bir raf dolusu kitabı ne kadar yeterli olabilirdi? Her gün gidip, “İhsan Amca, yeni kitap geldi mi?” sorusuna bezgince gülümseyen İhsan Amca ne yapsın?
Oradan satın aldığım kitapları birkaç kez okudum. Okudukça yeni kitaplara olan isteğim alevlendi.
“İhsan Amca, yeni kitap…”
Bir gün, (kim olduğunu hatırlamayı ne kadar isterdim) biri bana kütüphaneden söz etti. Küçükçekmece’de bir kütüphane varmış!

Küçükçekmece ile Kanarya arası bugün artık çok kısa, hatta artık birleştiler, ama trene tek başımıza binmemiz yasak olduğundan yürümekten başka çaremiz yoktu.
Sanırım, izin almadan yola çıktım. O zamanlar belki hepsinin adını bildiğim kır çiçekleriyle kaplı tepelerden yürüye yürüye Küçükçekmece’ye ulaştım. Kütüphaneyi kime ve nasıl sorarak bulduğumu hatırlamıyorum. Burası şu nedenle önemli ki, müthiş utangaç bir çocuk olarak benim, tanımadığım birilerine adres sormuş olmam, o kütüphaneyi bulma isteğimin ne kadar güçlü olduğunu düşündürüyor bana şimdi.
Kütüphaneyi buldum.
Mevsim kış mıydı yaz mıydı, kırk yıla yakın bir zaman geçtiği için hatırlamıyorum, ama kapı yarı açıktı. Hafifçe ittim. İnce bir iniltiyle açıldı. Beni karşılayan kütüphaneci genç bir kız olmalıydı, ya da belleğim öylesini uygun buluyor olabilir, ama erkek olmadığından eminim.
“Hoş geldin!” dedi.
“Hoş bulduk.”
“Ne istiyorsun?”
Tuhaf bir soruydu. Ne isteyebilirdim? Biraz daha yürüdüm. Sağda bir masa, solda ise soluğumu kesecek kadar çok kitabın bulunduğu bir duvar dolusu raf. Büyülenmiştim.
“Ne istiyorsun?” sorusu bir kez daha yankılandı beynimde.
“Kitap!” dedim kısık bir sesle. Ne isteyebilirdim ki?
“Hangi kitap?” dedi kütüphaneci.
Hangi kitap? Hangi kitap? Upuzun bir yol katedip gelmiştim ve kendimi birden o masallardaki, hani sihirli sözü hatırlayıp söylemeniz gereken bir an vardır ya işte tam öyle bir anda kekelerken buldum. Prensesi kurtarmak, ya da hazinenin yerini bulmak için söylenmesi gereken sihirli söz! Hangi kitap? Ben belli bir kitabın peşinde değildim ki, kitapların peşindeydim. Gülümseyen ifadesiyle gözlerini dikmiş cevabımı bekleyen kütüphaneci ablaya nasıl derdim ben o kitapların “Hepsini” istiyorum diye. Diyemezdim. Bir kitap ismi vermek zorunda hissediyordum kendimi. Ama ya doğru cevabı veremezsem? Ya adını verdiğim kitap orada yoksa ve kütüphaneci abla bana, “Haydi bakalım istediğin kitap yokmuş, güle güle!” derse?
Gözlerim karardı mı bilmiyorum, çünkü böyle anlarda hep kararırdı, ama birden aklıma evde o sıralar sıkça okuduğum bir çizgi-roman adı geldi: Küçük Prens! Ama Exupéry’nin Küçük Prens’i değil (onu bilmiyordum bile), Peyo’nun çizdiği düpedüz bir çizgi-roman.
“Küçük Prens!” dedim. Belki okumadığım maceralarını bulurum diye.
Kütüphaneci abla gülümsedi, “Var,” dedi ve rafa uzanıp bana Antoine de Saint- Exupéry’nin Küçük Prens’ini uzattı.
“Bu mu?” dedi.
Kitabı elime aldım. Açtım. Evet, bunda da resimler vardı, ama asla bir çizgi-roman değildi. Yani benim istediğim kitap değildi. Ne demeliydim? “Bu değil!” dersem ve başka bir kitap adı veremezsem korkusuyla yalan söylemeyi seçtim.
“Evet,” dedim ve hemen önümdeki masaya oturup okumaya başladım.

“Altı yaşındayken Gerçek Öyküler adlı, balta girmemiş ormanlardan söz eden bir kitapta korkunç bir resim görmüştüm. Boa yılanının bir hayvanı nasıl yuttuğunu gösteriyordu..”

Kitap bu satırlarla başlıyordu ve müthiş ilginç geldi bana bir anda. Devamını okumak istedim, ama kütüphaneci ablanın sorusuyla başımı kaldırdım:
“Burada mı okuyacaksın?”
Şaşırdım.
“Okuyamaz mıyım?” dedim.
“Okuyabilirsin,” dedi. “Ama istersen eve de götürebilirsin.”
“Eve mi? Kitap benim mi oldu?”
“Hayır,” dedi kütüphaneci abla. “Seni üye yaparım. Okuyup geri getirirsin ve ben sana başka bir kitap veririm.”

Başımı kaldırıp kitaplarla dolu rafta gezdirdim gözlerimi. Binbir Çeşit Tuhafiye’nin küçük rafından oluşturduğum kitaplığımla karşılaştırınca nasıl da muhteşemdi ve bu abla aslında bana aynen şunu söylüyordu:
“Bütün bunlar senin sayılır!”
O gün iki şey oldu. Bir, bir anda kim bilir kaç tane kitabım oldu. Üstelik hiç para vermeden. İki, Küçük Prens’i tanıdım. Yıllar sonra bu kitabı çevirip yayımlamak işte bu nedenle benim için önemliydi, ama bu ayrı bir konu.

Kütüphaneyi keşfetmek ve kullanmaya başlamak (o ilk ziyaretten sonra daha kaç kez kütüphaneye gittiğimi, başka hangi kitapları okuduğumu o kütüphaneden ödünç alarak okuduğumu nedense belleğim bana geri vermiyor) okuma açlığını doyuramayan bir çocuk için o yıllarda çok önemli olabilmişti.
Şunu söyleyebilir misiniz: “Eğer televizyon, bilgisayar, internet vb. olaydı o kütüphaneye gitmezdin bile!”
Unutmayın, kırk yıl öncesinden söz ediyoruz yani 60’lı yıllar. “Radyo tiyatrosu” dışında eğlenecek bir şey yok, o da haftada bir gün bir saat. Ancak, o zaman da şimdi de kütüphanecilerin temel güdülerinden biri değişmedi: Okur sayısını artırmak! Yani o zaman da okumayanlar çoğunluktaydı ve onları okutmaya çalışan özverili kütüphaneciler vardı. Bugün tanıdığım birçok kütüphaneci bana tuhaf bir biçimde kırk yıl önceki o uygar (beni ürkütmeyen ve fazlaca da üzerime düşmeyen) kütüphaneciyi hatırlatıyor. Kitap günleri, yazarlarla imza günleri düzenleyen, yazarları okullara götürüp çocuklarla tanıştıran sivri örnekleri saymıyorum bile. Ama kütüphaneciler her zaman ve her yerde hep aynı sorunu aşmaya çalışıyorlar; daha çok okutmak. Elimdeki nüshasını kaybettiğim için künyesini veremeyeceğim, “Children’s Literature in Education” adlı dergide ABD’de bir çocuk kütüphanesi yöneticilerinin yöre çocuklarını kütüphaneye çekmek için gösterdiği çabalar anlatılıyordu. Kütüphane bir tişört bastırmış; önünde “Tam 50 kitap okudum!” yazılı. Kütüphane panosuna astıkları 50 kitaplık bir listenin tamamını okuyana bir tişört armağan ediyorlar. Bir süre sonra bunu biraz daha serbest hale getiriyorlar. Çünkü kitapların kütüphane tarafından belirlenmesine itirazlar geliyor. Kitapları çocukların kendilerinin seçmesi isteniyor. Bu tabii sonuçta bir yöntem. Belki, ödül-ceza mekanizmasını çağrıştırdığı için eleştirilebilir de, ancak kütüphanecilerin çabalarına bir örnek oluşturuyor.
Çocukların kütüphanelerden yararlanma oranları, çocukların kitapla geneldeki ilişkisinden çok farklı olamaz tabii ki. Paylaşılan şu ki, çocuklar kütüphaneye daha çok ancak öğretmenleri ödev verdiğinde geliyor. Ödev de genellikle büyük bir ansiklopedinin belli bir sayfasını deftere geçmek biçiminde yapıldığından, çocuk ödevini yazıp gidiyor. Yararsızmış gibi gelse de buna da olumlu bakılabilir. Kütüphaneye belki ilk kez giren çocuk pek ala başka raflara da göz atabilir.
Prof. Nilüfer Tuncer’in yaptığı bir araştırma, çocuk kütüphanelerinde çizgi-romanlara da yer vermenin, çocukların kütüphaneyi kullanma oranlarını arttırdığını ortaya koydu. Sanılanın tersine, çocuklar çizgi-romanları okuyup gitmiyor, başka kitapları da merak edip okuyorlardı.

Yalnızca kütüphaneciler değil, tabii ki anne babaların ve öğretmenlerin de en temel yakınma konularından biri çocukların az kitap okumasıdır. Bunun nedenlerini merak ettiğimizde ise hiçbir zaman tek bir cevap vermeyi başaramayız. Çünkü bunun tek bir cevabı yoktur. Yalnızca, bazen bilimsel, bazen de bilimsel olmayan görüşler vardır. Bu görüşlerden kimileri hiçbir teste tabi tutulmadıkları halde rağbet görürler, örneğin, kitaplar pahalı olduğu için okumuyoruz, ya da artık televizyon var, kitap öldü, artık internetten kitap okuyacağız, gibi.
Bugünle ve yakın geçmişle ilgili bazı rakamları Kültür Bakanlığı'ndan aldım. Son beş yılın bazı istatistik değerleri oldukça çarpıcı.

Kitabın okura sunulduğu kütüphanelerimizin sayısı şu anda 1403. 1996 yılında 1260'mış. 1997'de 1310, 1998'de 1343, 1999'da 1373 olmuş. Yani az da olsa son beş yıl içinde yüzde 11 oranında artış göstermiş.
Bu kütüphanelerin sayısı artarken okurlara sunulan kitap sayısına gelince, 1996'da bu kütüphaneler okurlarına toplam 10.899.127 kitap sunmuşlar. Bu sayı 1997'de 11.296.391, 1998'de 11.598.444, 1999'da 11.930.929, 2000'de 12.181.330 kitaba çıkmış. Yani kütüphanelerdeki toplam kitap sayısı son beş yıl içinde yaklaşık yüzde 11 artmış.
Kısacası, devletin okurlara kitap ve kütüphane sunma hizmetinde yüzde 11 civarında bir artış var. Yeterli mi? Hayır, ama şimdi bir de bu kitapların ve kütüphanelerin kullanımına bakalım:
1996'da bu kütüphanelerin üye sayısı 1.004.681 iken, 1997'da bu rakam 970.316'ya, 1998'de 498.180'e, 1999'da 398.723'e, 2000'de 386.790'a inmiş. Yani son beş yılda kütüphanelerimizin üye sayısı yüzde 62 düşmüş.
Diyelim ki kütüphanelerin kullanıcısı mutlaka üye olmak zorunda değil. O zaman da kütüphanelerin okur ve ödünç kitap verme sayılarına bakalım:
1996'da kütüphanelerimizden 22.523.449 okur yararlanmış ve bu okurlar 4.507.508 kitap ödünç almışlar. 1997'de 23.121.725 okur 4.707.687 kitap ödünç almış. 1998'de 20.515.171 okur 4.130.219 kitap ödünç almış. 19991'da 20.732.712 okur 4.117.786 kitap ödünç almış ve 2000 yılında isen 19.903 okur 3.926.314 kitabı ödünç almış. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Okur sayısı yüzde 12 oranında düşmüş. Bu okurların ödünç aldığı kitap sayısı da yüzde 13 oranında düşüş göstermiş. Başka bir deyişle devlet kitap hizmetini artırırken, halk bu hizmetten daha az yararlanmaya başlamış.

Bir de yayımcılarımızın durumuna bakalım. Son on iki yılın toplu kataloglarını tarayarak yaptığım bir çalışma sonucunda şu sayıları elde ettim:
1990 yılında çocuk kitabı yayımlayan yayınevlerinin sayısı 60 iken, 2001 yılında bu sayı 104'e çıkmış. Yani çocuk kitabı yayımlayan yayınevlerinin sayısı yüzde 73 oranında artmış. Bu yayınevlerinin stoklarında bulunan çocuk kitabı çeşidi ise 1990 yılında 2983'ken 2001 yılında 9430'a yükselmiş. Yani on iki yıl boyunca sayıları yüzde 73 artan yayınevleri aynı dönemde kitap çeşitlerini toplamda yüzde 216 arttırmışlar. Başka bir deyişle yayınevleri son on iki yıl içinde yayınevi başına düşen kitap çeşidi olarak düşünüldüğünde artış yüzde 82.
Kütüphaneler artarken, kütüphanelerdeki kitapların sayısı artarken okur sayısı düşmüş, yayınevlerinin sayısı ve yayımladıkları kitap çeşidi bu dönemde artış göstermiştir. Yayınevlerinin kitap çeşitlerini çoğaltmaları eğer okur sayılarının yani müşterilerinin armasıyla doğru orantılıysa ve çocuk kitabıyla ötekiler arasında bu açıdan bir fark olmadığını varsayarsak, kitap okurunun kütüphaneden kitapçılara doğru kayma gösterdiği söylenebilir.
Yanıtlayabilmek için daha çok veriye ihtiyacımız olan bir soru da şudur: yayınevleri eskisinden daha çok okur kazandıkları için mi yayımladıkları kitap çeşidini artırmışlardır, yoksa kitap çeşitlerini çoğaltmak bir tür okur arayışının sonucu mu? Yayınevinin çeşit çoğaltması uzun vadede lehine de olsa, doğru seçimlerin azınlıkta kaldığı durumlarda çeşide yani depoya yatırılan maliyet yayınevini güç durumda bırakabilir. Yani önümüzdeki dönemlerde doğru çeşidi tutturamamış olan bazı yayınevlerinin çeşit çoğaltma uğraşı içinde boğulup gitmesi mi söz konusu, yoksa artan okur talepleri mi yayınevlerini çeşide zorluyor? Bunu anlamak için yayınevlerini anlamak gerekiyor, ama özellikle baskısı sayısı gibi önemli verilerin yayınevlerinden sağlıklı elde edilmesi mümkün değil.
Bazı açılardan ipucu olabilecek bir konu da yayınevlerinin yeni yazarlara yer verme ya da çeviri kitapları yayımlamaya yönelik eğilimleri olabilir. Bu geçtiğimiz 12 yıl boyunca yayımcılarımızın yayımladığı kitapların yaklaşık yarısı çeviri, yarısı da telif eserlerden oluşmuş durumda. Ancak bir iki yıldır telif eserlerde bir düşüş, çeviri eserlerde bir yükseliş gözleniyor olması şöyle açıklanabilir: son üç yılın krizli günleri nedeniyle yayınevleri satış garantisi olan ve daha az maliyetli kitapları basmayı yeğlemişlerdir. Klasikler, peri masalları, vb kitaplar hem kolay satılan hem de telif yükü getirmedikleri için tercih edilen kitaplar olmuşlardır. Bu nedenle bu kitapların oranının yükselmesi doğal kabul edilebilir.

Küçük bir karşılaştırma şansı verebilmesi açısından 1959 yılında Aziz Berker tarafından hazırlanmış bir toplu katalogtan aldığım bilgileri sunmak isterim: Bu kataloğa göre o yılda toplam 2363 kitap var ve bunun 751'i çeviri kitap. Çevirinin telif eserlere oranı bugünkü gibi yüzde 50 civarında değil, yalnızca yüzde 32.

Bütün bu sayılar bize ne söylüyor? Kitap çeşidi artıyor. Bu çeşit artışının arkasında gerçekten artan bir okur potansiyeli olabilir, artan kitap çeşidine hızlı uyum gösteremediği için kütüphanelerin giderek daha az kullanılması doğaldır. Ayrıca bilgi ihtiyacını gideren internet gibi kaynaklar kütüphane kullanımını etkileyebilir. Ancak bütün bu sayıları iyimser okuma çabalarının hiçbir kitap üreten yayınevlerinin ve yazarların sorunlarının azaldığı anlamına gelmemelidir.

Dünü anlamak disiplinli çalışma istiyor, bugünü anlamak hayatın içinde yer almayı, yarın ise felsefe bilmeyi gerektiriyor. Peki, bu anlama sürecine nereden başlamak daha doğru olur? Bana sorarsanız, dünü ve bugünü anlamak için, biraz paradoksal görünse bile işe yarından başlamak gerekir. Bunu nasıl yapabiliriz? Henüz yaşamadığımız bir geleceğe yaslanarak bugünü ve dünü anlamak mümkün müdür? Yapısalcı felsefeye göre hayır. Bu felsefe zamanı kendi içinde değerlendirmeye dayandığı için yarın bugünü veya dünü anlamada herhangi bir rol üstlenmiyor gibi görülür. Zamanın bir dilimini alıp her yönüyle incelersiniz, diyelim bir yıl veya bir dönem seçersiniz ve bu dönemdeki çocuk sayısına, kitap sayısına, okur sayısına, yayımcı sayısına, okulların ve kütüphanelerin sayısına, yazarların çizerlerin sayısına, ürettikleri kitapların özelliklerine, o dönemdeki sosyal yaşama, eğitim kurumlarının durumuna, vb bakarsınız ve bütün bunlardan bir sonuç çıkarırsınız. Ama sonuç olarak bu çabanızın sonucunda anladığınız şey o kesittir. Ancak, bu çıkardığınız sonuçlar size o kesitteki durumu verdikleri gibi, o kesitteki bazı ipuçlarına bakarak gelecekle ilgili kestirimlerde de bulunabilirsiniz.

Düne ve bugüne küçük bir pencereden gözucuyla bakmaya çalıştım. Kuşkusuz, çok daha ayrıntılı zengin veriler ve ayrıntılı analizler gerekiyor, ama şu açıkça görülüyor ki, bu veriler arasında bize umut verenler bulunsa bile biz yine de karamsarlığımızı korumaya devam edeceğiz. Her şeyi bir yana bırakalım, çocuklarımız için yazdıklarımız da bir kenarda dursun, bizzat bu müzmin karamsarlığımız bile, çocuklara yönelik kitap piyasasının açılmasının önündeki engellerden biri. karamsarlığın başka bir adı da yarınla ilgili umutsuzluk, yani yarının olmayışı. Oysa çocuklar yarını simgeliyor. Çocuklara yazan yazar yarınla ilgili olarak umutsuzsa, yani yazarın yarını yoksa bugünkü çocuğun onu okuması için de bir neden yoktur. Denilebilir ki, kimin yarını var? Ne yazık ki, bu soruyu soran herkesi bilgece bir anlayışla karşılıyoruz. Evet, çok haklısınız, diyoruz, her şey ne kadar kötü baksanıza, böyle bir dünyada yaşanır mı? Yaşanmaz, peki ne yapalım? Dünya edebiyatının en büyük başyapıtlarının dünyanın en karanlık dönemlerinde yazıldığını unutalım mı?

Dünü, bugünü anlamak için yarından başlamak gerekir derken kastettiğim buydu. Yazarın, kendisi için ve okuru için tasarladığı bir yarını olmak zorunda. Yalnızca yazarın mı? Anne babanın da bir yarını olmak zorunda. Yalnızca anne babanın mı? Öğretmenin de, kütüphanecinin de yarını olmak zorunda, işadamının, politikacının da bir yarını olmak zorunda. Kitaplar bugünü de anlatsa, dünü de anlatsa, aslında yarını işaret eder. Yarınınız yoksa öykülerimiz masallarımız okunmaz, yarınımız yoksa kitaplarımız satılmaz, yarınımız yoksa zaten kitaplar da olmaz...
TOP