Aferin Köyü'nün Şirinleri


Aferin ve antibiyotik

Bilirsiniz, çocuklara “aferin” demek gerekir. Hem de bol bol ve tabii ki iyi bir şeyler yaptıklarında. Aferin, aslında sözcük olarak sevimsiz, antibiyotik tadında ama önemli ve yararlı. Antibiyotik de yararlı tabii, kullanımına bağlı olarak. Olur olmaz kullanırsak yararından çok zararı oluyor antibiyotiğin.

Aferin öyle mi? Pek değil. En azından antibiyotik gibi “belli saatlerde ve kutu bitene kadar” türünden bir koşulu yok. Ama yan etkisi var mı? Evet var. Çok iyi takla atan bir çocuğa aferin derseniz bir daha atar. Siz bir daha aferin derseniz bir takla daha atar. Bir daha, bir daha... Aferinlerinizin ateşi düşüyorsa bu kez takla atmakla yetinmez, amuda kalkar... kısacası, aferinlerinizle (azlığı ya da çokluğuyla) çocuğu dilediğinizce yönlendirebilirsiniz. İlle de bir kurala bağlamak gerekirse, çocuğa antibiyotiği az, aferini ise bolca vermek aklın yollarından biridir. Çocuklar aferini sever.

Bizler de öyleyiz...
Bizler de (yani yetişkinler, en azından takvim olarak) aferin almayı severiz. İşimizdeki bir başarımızın, yaptığımız güzel bir yemeğin, yazdığımız güzel bir yazının, yaptığımız bir resmin, aldığımız bir kararın bir aferinle taçlandırılmasını bekleriz. Bunu isteriz. Bu önemlidir. Öyle önemlidir ki, yaptığımız bazı şeyleri sırf bu aferini almak için yaptığımızı söylemek birçok durum (veya kişi) için abartı olmaz. Yaptığı bir yemeği eşinin önüne koyan ve gözlerini onun gözlerine dikip vereceği aferini bekleyen bir yetişkin ile oyun hamurundan yaptığı küçük heykeli babasına gösteren bir çocuk arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de aferin almayı beklerler.

Ancak hiçbir fark yoktur derken, fazla ileri gitmesek iyi olur. Çünkü aslında bir fark vardır. Fark, yetişkinin söylediği ama çocuğun söylemediği şu (çoğu kez içten olmayan) sözle ortaya çıkar:

“Bak, gerçek düşünceni bilmek istiyorum! Beğenmediysen doğruyu söyle! Benim için gerçeği bilmek önemli!”

İşte bu sözler çocukla yetişkin arasında “aferin bekleme süreci”ndeki tek farkı oluşturan sözlerdir. Başka bir fark yoktur; beğendiyseniz ve aferin derseniz her ikisi de mutlu olur. Beğenmezseniz ve aferin demezseniz her ikisi de mutsuz olur.

Bu aslında bire bir ilişkilerde yaşanan bir sorun olduğu kadar editoryal bir sorundur da. Ama sadece editoryal bir sorun değildir. Gazete ve dergilerdeki “kitap tanıtımı” ya da “kitap eleştirileri” sayfalarını hazırlayanların da sıkça yaşadığı (ve yaşattığı) bir sorundur da aynı zamanda.

Kitap tanıtmak veya kitap eleştirmek konusu ayrı bir konu tabii. Çok yazılıp çizildi de bu konuda bugüne dek. Kitap dergilerinde çocuk kitabı eleştirilerinin olmadığı, bunların daha çok övgü ağırlıklı “kitap tanıtım yazıları” oldukları söylendi durdu. Eh, doğruya, doğru. Bunun birçok nedeni var tabii.

Köy küçük…
Bir kere camia küçük; şöyle iki tur döndün mü hepsine çarpabilirsin, herkes herkesi tanıyor ve aslında bu ne hoş bir şey, “köy” gibi. Çocuk yazarları köyü. Hatta, çizerleri... Yayımcıları... Eh, kapı komşunun bahçesine özene bezene diktiği gülleri için “rengini beğenmedim” ya da “dikenli” demek kolay mı? Dersin demesine de, sonra selam sabahı keser mi keser yani. Ayıkla tarhananın taşını. Bir yazar arkadaşım iki gözü iki çeşmeydi birkaç yıl önce; bir kitapla ilgili tanıtım yazısı yazmış. Bir iki yönünü de eleştirmiş kitabın. Zavallıyı yazarın arkadaş çevresi hırpalamış da hırpalamış, “Ne yaptın sen yahu! O iyi adamdır!” diyerek. İstediği kadar tepinsin bizimki, “Ya, ben adamı tanımam ki, ben kitabı eleştirdim, adamı değil!” diye, nafile. Beni de gazete yönetimine şikayet edip gazeteden atılmamı istemişti yazarın biri, kitabı hakkında yazdığımı beğenmediği için.

Atarlı ergen…
İkincisi, alan yeni. Yani, köklü bir edebiyat geleneğimiz kuşkusuz var da, çocuk yazarlığı pratiğimiz çok taze. Toy. Ham. “Delikanlı.” Güvensiz ve gururlu. Yıpranmamış. Atarlı. “Benimle başladı bu iş, benden önce yoktu!” diyecek de o kadar cesareti yok. O zaman beğenilmemeyi kaldıramıyor tabii, eleştirilmeyi. Bu ikisini aynı şey sanıyor zaten, yani öznel olan “beğenmek” kavramıyla, öznelliği içerse de (kaçınılmazdır) nesnel olması gereken “eleştiri” kavramlarını.

“Atların tek boynuzu olmaz, yazar yanlış yazmış!”
Böylece üçüncüsüne geldik; çocuk kitabı eleştirmeni yok. Bu işi yapanlar yine öteki çocuk kitabı yazarları çoğu kez. “Çocuk kitabı eleştirmeni yok” derken var olanları incitmiş olmayalım tabii. Yeni yeni iyi gelişmeler var kitap dergilerinde neyse ki. Ancak, çocuk kitabı eleştirmeninin masasına düşen yeni bir kitabı iyi değerlendirebilmesi gerçekten biraz birikim gerektirebilir ve bu birikimin çocuk edebiyatı alanının dışına uzanabilir olması beklenir. Yani, masama tek boynuzlu atla ilgili bir serüven kitabı geldiğinde, o imgenin arka planını, çeşitli kültürlerdeki algılanışını veya kullanılışını, daha önceki tek boynuzlu atla ilgili yayımlanmış kitapları, filmleri biraz bilmemde yarar olabilir, dişe dokunur bir eleştiri yazısı yazacaksam. Birikimse uzmanlaşmayla yakından ilgilidir; yani emek harcamak, yoğunlaşmak, yıllarını vermek... Bugün dönüp dönüp masal dedikçe Pertev Naili’nin “Az Gittik Uz Gittik”ini referans gösterip duruyorsak işte bu birikimin (emeğin) sonucudur bu, değil mi...

“Yol açık abi, gazla git!”
Dördüncüsü, bu alanın yeniliğinin getirdiği bir “hevesli” çekiminin yarattığı nüfus patlaması. Ders kitaplarını devletin vermesiyle boşta kalan ya da devlete ders kitabı satıp “köşe olan” ders kitabı yayımcıları da, “çocuk kitabına girdi.” Eh, bunlara yazar da gerekir tabii. Matbaa tamam, para gani, sen de yazıver artık abi! Ne eksik? Ne eksik? Ne eksik? Hiçbir şey eksik değil abi, haydi hayırlı traşlar!

Bulamadılar neyin eksik olduğunu, oysa bizzat devlet bunu açık açık gösteriyordu kendi uygulamasında... Ders kitabı hazırlamak isteyen yayınevlerinin eğitimci, editör, redaktör, pedagog, grafiker... çalıştırmaları gerektiğini... (Yönetmeliği bilmiyorum, artısı eksisi olabilir). Ders kitabı yayımcıları da devlet zoruyla bunlara uydular “seve seve.”

Editör… Editör… Editör…
Ama iş, ders kitabı olmayan, edebi (olması gereken) kitaplara gelince, nasıl ki bir lokanta aşçısız, hamam tellaksız olmazsa, yayınevinin editörsüz olamayacağını görmediler. Hep denir ya, “Her önüne gelen yazar oldu.” Bunda kızılacak ne var ki, yazar olmaya heveslenmek herkesin hakkıdır, keşke daha çok kişi yazmaya heveslense, ama her önüne gelen kitabı basmak zorunda değilsiniz ki, editörünüzün ayıklama yeteneği yok mu? Yok. O halde bunca çer çöpü okuyarak nasıl kendini geliştirsin kitap eleştirmeni?

Bizim köyün şirinlerinin kendine çeki düzen vermesinin zamanı gelmeli artık. Yani
dayanaklı eleştirilerle yürütülecek bir ayıklama süreci niteliklinin öne çıkmasını sağlayacak tek yoldur. Niteliklinin aferin almasının da...

Jason London’ın “Out of the Woods” filminde ormanda yaşayan yaşlı adamın torununa sözüyle bitireyim:

“Herkesi evime almam ben. Herkese aynıymış gibi davranırsam, kimseye özel davranmış olmam ki!”

-------------------------------
Okyanus çocuk yayınları ve okuma kültürü dergisi. Sayı 3. Kış 2008. sayfa 16.
TOP