Anneee Şiddetim Geldi!

Çocukluğumuzda kitap okumak okulla başlardı. Okul öncesi dönem için renkli resimli kitaplarmış, mukavva kitaplarmış, bez kitaplarmış... Hikâye... Zaten kitabın adı da “hikâye”ydi o zamanlar, ne kitabı olursa olsun, ders kitabı dışında hepsine “hikâye” derdik. Sonraki yıllarda da, mahallenin en zengin kitaplığına sahip biri olarak arkadaşlarımın, “Hikâye var mı?” sorusuna sıkça muhatap olduğumu anımsarım.
İşte o okul öncesi dönemde veya birinci sınıf sıralarında belleğimde yer etmiş iki “hikâye”den biri “
Pamukla Pabuç”tu. (Özyürek Yayınları’ndan çıkmış, sonradan öğrendim.)

pisipisikoloji…
Pamuk yavru bir kedi. Derenin kıyısında eski bir pabuçla oynuyor. Nasıl oluyorsa oluyor ve pabuç dereye kayıyor, Pamuk da içinde. Tanrım! Nasıl da bir heyecan duymuştum, ne olacak şimdi, nasıl kurtulacak zavallı kedicik, diye. Pamukçuk pabucun içinde dere boyunca yüzüp gidiyor... Sonra nasıl kurtulduğunu unuttum tabii. Ama kurtulduğunu biliyorum, çünkü kurtulmamış olaydı, kitabı derin bir iç sıkıntısıyla anıyor olurdum şimdi. Konu dağılmasın diye girmiyorum tabii, ille de mutlu sonla mı bitmeli hikâyeler, konusuna... Bakın işte, mutlu sonla bitmeseymiş nicolurdu halim şimdi, bozulmaz mıydı “pisikolojim” pis bir pisi kedi yüzünden?

tepetaklak Hemingway…
“Mutlu son” konusu, kavramı diyelim, geniş ama çocuk kitapları konusuna daha eğitim dolayımından bakanlar için, hele hele küçük çocuklar için yazılan kitaplarda tabulardan biridir bu, aman ha mutlu sonla bitmeli kitaplar. Eh, kendi içinde tutarlı tabii, eğitim ve edebiyat tahterevallisinin hangi tarafının kilolu geldiğine bağlı olarak. Hani benzer kurallar vardır, her cümlede en çok beş sözcük olacak, altı olmaz! Marcel Proust okul öncesine yazmaya iyi ki yeltenmemiş, bunu anladım işte. Devrik cümle de olmayacak. Hemingway’in “
Yaşlı Adam ve Deniz”ini ancak tepetaklak okuyabiliriz küçüklere.

radyodan sol kroşe…
Neyse, Pamuk’umuza dönelim. Kedicik bir yolunu bulup kurtuldu tabii. Aklımda kaldığını söylediğim ikinci kitabın adını unuttum. Zaten kitabın bütünü de değil aklımdaki, yalnızca tek bir sayfasındaki resim: Bir tilki horozun gırtlağını kapmış sürüklüyor... gözlerimin dehşetle büyüdüğünü tahmin ediyorum. Döne döne bakıp durdum o resme. Vahşetti benim için o sahne. Yarım asırdır unutmadığıma göre... Bu da anlaşılır bir şey, herkesin daha saf ve “masum” olduğu o “bir manimiz”in olmadığı zamanları yaşayan bizim yaşımızdakiler için. Televizyon yoktu ki bir kere... Babam Clay ile Liston’un boks maçını sabahın köründe uyanıp radyodan dinlemişti, nasıl anlatılırsa boks maçı artık... “Bir sol kroşe ile Liston’un çenesini dağıttı!” sözünü duymak bile heyecanlandırıyordu onu demek ki... Şiddet konusuna uygun diye bunu örnek verdim, yoksa Neil Armstrong’un aydaki ilk adımlarını da radyodan dinlemiştik yani. Kısacası görsel sunma biçimlerinin az, fotoğrafların siyah beyaz olduğu bir dönemin gözü henüz “doymamış”larıydık.

kafasız horoz…
Trakya göçmeni trenci (kondüktörlere böyle denirdi) Salih o horozun tilki tarafından boğazlandığı kitabı eminim görmemişti bile. Onun tek yaptığı, kümese girmeyi geciktirip bahçedeki bir iki tahılı daha vıdıklamayı kendine kâr sayan horozu yakalayıp kafasını koparıvermek olmuştu. Hayvan o kafasız haliyle bahçenin dört bir yanına kanlarını saçarak savrulmuştu da, nasıl olup çırpınmaktan vazgeçip nihayet ölmeye yatmıştı, hatırlamıyorum şimdi.
Ama sorarsanız, hangisi seni daha çok etkiledi diye ve sıkı durursanız, kitapta tilkinin horoz boğazlarkenki resminin, beni, gerçek hayatta Salih’in horoz kafası koparmasından daha çok etkilediğini söyleyebilirim. Salih o kadar iz bırakmadı bende, ama o resim...

kitaptaki mi sokaktaki mi?
Buradan genel bir çıkarsama yapmak niyetinde değilim, yani, “kitaplar hayattan daha çok iz bırakır” gibilerden. Hayır, ancak bir sivri örnek vermeden geçmeyeyim. Bir arkadaşım var, yılandan korkmuyor. Yani şimdi bir yılan alıp atsanız kucağına şöyle bir irkilse de çığlık mığlık atmaz. Ancak, arkadaşım yılandan korkmamakla birlikte, yılanın resminden korkuyor. Evet, yılandan değil, yılan resminden... Bakamıyor yılan resmine.
Horozun gırtlağına yapışmış olan tilki olağan dışı bir şeydi benim için. Tilki de görmemiştim ömrümde. Yani benim yaşadığım şey öznel bir şeydi. Tıpkı yılandan değil de resminden korkan arkadaşım gibi. Kim bilir nerelerden, çocukluğunun hangi kuytu yaşanmışlıklarından kaynaklanıyordu onun bu öznel özelliği.

Remziye vampir miydi?
Ancak şunu söyleyebiliriz, korkuların hemen tümü özneldir aslında. Korkmayı “seçeriz” kendi öznel algılamamız sonucunda. Bir Remziye vardı mahallede, bir de o zamanlar vampir muhabbeti... İkide bir ortalık, bir yerlerde vampir olduğuna ilişkin söylentilerle çalkalanırdı. Biz çocuklar da zevkle sardırırdık konuya tabii hafiften ürpererek de olsa. Ancak ne zaman ki Remziye konu her açıldığında masanın altına girmeye başladı, o zaman korku dışında bir eğlenceye de dönüştü kızcağıza ikide bir “Vampir geliyor!” demek. Neden birden özellikle korkmaya başladı Remziye? Çünkü birimiz uyduruverdik, “Vampirler en çok sarı saçlıları seviyormuş” diye. İşte böyle, “kul yapısı”dır korkmak. Bir seçimdir. Bu seçimin gerekçeleri de kendi geçmişimizde gizlidir. Ancak geçmişimiz “korku eğitimimiz”in tek kaynağı değildir. Anne babamız da bizi bu konuda “eğitir.” Bir yavru köpeğe uzatırız elimizi sevmek için, “Hişşt! Isırır!”

dersimiz korku…
Bu bir eğitimdir. Eve arkadaşımızı getiririz, “Kimin nesiymiş o?” Sokağa çıkarız, “Yabancılarla konuşma!” Koruma ve kollama içgüdüsünden beslense de, sonuçta tekinsiz ve ürkmemiz gereken bir dünya imgesini zaman içinde ince bir mimariyle oluştururuz hep birlikte. Şiddet de öyledir.

“Helmut, balkonumuz kanıyor!”
Kurban, kesen için şiddet değildir, ama gurbetçi, Almanya’daki evinin balkonunda kurban kesmeye kalktığında yağmur oluğundan akan kanı dehşetle izleyen alt kattaki Alman için şiddettir.
Tabii, insanın insanı öldürmesi, çocukların, kadınların dövülmesi gibi nesnel şiddet eylemleri tanımlanır ve bunların şiddet olduğu tartışılmaz bile. Ancak, edebi bir metindeki şiddeti değerlendirirken olayın bağlamını dikkate almak ve olası algılanma seçeneklerinin biraz okura da (hem birey olarak, hem de içinde yer aldığı kültürel ortam olarak) bağlı olduğunu bilmek gerekir. Klasik “iyi-kötü” savaşını, giderek de karşılıklı cephelerde her iki özelliğin de içsel olarak varolduğu gerçeğine ulaştıran ve bunu da gerçekten okumanın lezzetli bir eylem olduğunu taa bizim ve doğunun kültürlerinde var olan sihir, büyü vb kavramlarını ustaca kullanarak hatırlatan Harry Potter’a “şiddetle” saldırırken ıskalanan birçok ayrıntıdan bazıları da bunlardır.

Pokemon ayağa kalk!
“Ama ya çocuğumun psikolojisi bozulursa...” sözünün gizlediği içtensizlik farkında olmaksızın “sadece kitaplara vurmak”la sonuçlanıyor. Çocuk günde bilmem kaç saat televizyondaki zekâ durgunlaştırıcı dizileri izliyor, psikolojisi bozulmuyor da, ayda yılda bir kitap okuyor, onunla mı bozulacak? Şunu bilelim artık, çocuklar şapşal değil, sadece çocuk. Bir çocuk oyun oynarken “havaya” girer ama “haydi yemeğe” dediğinizde hemen “dünyaya” döner ve yemeğini yer. Yani, o, iki farklı dünya olduğunu, bunlardan birinin içinde yaşadığımız gerçek dünya, ötekininse içinde eğlendiğimiz, filmlerde, oyunlarda, masallarda, öykülerde var ettiğimiz “kurgu dünya” olduğunu bilir. Çok kitap okunan çocuklarsa bunu daha iyi bilir. Bir çocuğa hiç masal okunmazsa, hiç öykü anlatılmazsa, hiç söz oyunu yapılmazsa, hiç birlikte hayal kurulmazsa, yani, gerçek dünyanın dışında bir de kurgu dünya olduğu fikri çocuğa kurgulanmış metinlerle zamanında verilmezse, tabii ki çocuk Pokemon'u izleyip kendini camdan aşağı atar onun gibi uçacağım diye. Burada suçlu olan Pokemon'lar, Harry'ler Potter'lar değildir.

Pal Sokağı’nda şiddet ve hüzün…
Unutmayın, Pal Sokağı Çocukları’nda da şiddet vardır ama kitabı okuyup bitirdiğinizde içinize çöreklenen hüznün şiddetle alakası yoktur.
Neyse ki, edebi metinleri “şiddetten ayıklamaya” kalkmak gibi bir eylemi, şimdilik kendine iş edinen çıkmadı. (Bir arkadan iten olsa ne çok koşacak heveslisi çıkar!) Böyle bir heves, kovboy Red Kit’in ağzından sigarasını alıp yerine ot tıkıştırmak kadar az zararla atlatılamazdı sanırım.

(Okyanus, çocuk yayınları ve okuma kültürü dergisi, güz 2007, sayı 2, s.16)
TOP