Yazarlığımın gizli tarihinden notlar...

8(6aylık)
20 Aralık 2016 tarihinde bir grup çocuk yazarı arkadaşımın talebi üzerine “alt tarafı çocuk kitabı üst tarafı bir ömür” başlıklı, yazarlığımı anlattığım bir konuşma yaptım. Bu yazı o konuşmanın metnidir.


Çok sevgili arkadaşlarım,

Birkaç ay sonra yaşımı soranlara 63 demeye başlayacağım. Yani benden tavşan yapabilmek için çok az zamanınız kaldı.

Zaman göreli bir şey... 1922 doğumlu bir hocamı (Ercüment Atabay) ziyaret ettik buraya gelmeden önce... 94 yaşında. Cumhuriyet'le yaşıt sayılır. Doğduğunda Hitler'in Nazi partisi daha yeni kurulmuş. Harf devrimi yapılmamış, hilafetin kaldırılmasına iki yıl var. Mustafa Kemal daha 16 yıl yaşayacak...

İşte bu hocam her doğum günümden bir gün önceki akşam beni arayıp yeni yaşımı kutlarken ki hiç ihmal etmez, yaşımı bildiği halde sorar. Söyleyince de her halde kulaklarımdan hiçbir zaman silinmesini istemediğim bir sesle şu sözleri söyler: “Ohoooo... Dünkü çocuk...”

1
Dünkü çocuk…

Dolayısıyla, “dünkü çocuk” olarak karşınızdayım ve şu anda, şu duvarların içinde ve sizlerin arasında, yani dış dünyada olup bitenleri bir an için görmezden gelirsek, çok mutluyum.

Bu mutluluğumu da sizlere borçluyum. Teşekkür ederim.

Bundan üç dört yıl önce Mavibulut'taki günlük mesailerimi sonlandırıp kendimi atölyeme kapattığım günlerde ilk iş olarak kitaplarımı bir düzene sokmak istemiştim. Çeşitli taşınmalar nedeniyle bunu başaramamış, üstelik iki boşanmanın ardından, çocukluğumdan beri biriktirdiğim kitaplarımdan da boşanmak zorunda kalmıştım.

Öncelikle, marangozluk merakımı da devreye sokarak, duvarlarıma ahşap kitaplıklar yaptım. Sonra Mavibulut'un deposunda çeşitli kolilerde tozlanmakta olan kitaplarımı bu raflara yerleştirdim. Bu kitapların bir bölümü benim kendi okuduğum ve okuyacağım kitaplardı. Onların tümünü evime taşıdım. Tabii marangozluğum orada da gerekli oldu.

Kalanların bir bölümü bana ve sizlere ait çocuk kitaplarıydı. Onlar için yazı masamın ve çizim masamın bulunduğu salonda bir bölüm ayırdım.

Son grup ise çocuk edebiyatı ve kitapları üzerine akademik kitaplardı. Onları da kütüphane adını verdiğim bölümdeki raflara yerleştirdim.

Sonra da düşünmeye başladım. Aradığım bir kitabı hızlı bir şekilde nasıl bulacaktım? Yani kitaplarımı nasıl sınıflandırmalıydım?

Sadece kitaplarımı değil, fotoğraflarımı, yazışmalarımı, her tür belgeyi nasıl kolay erişilebilir hale getirecektim?

Kütüphane kurmak gibi bir amacım olmadığı için bulacağım çözüm kişisel olacaktı. Bunun için rafları numaralandırmaya karar verdim. Her rafa bir numara koyacaktım. Her rafta hangi kitapların olduğunu da bilgisayarıma kaydedecektim? Böylece herhangi bir kitabı bulmak için bütün rafları aramaktansa tek bir raf bölümündeki 30-40 kitap arasından arayacaktım.

Peki, rafları nasıl numaralayacaktım?

Pazar tezgâhına domates fiyatı yazar gibi keçe kalemle yazamazdım. Yakışmazdı. Nasıl ki atölyeme sunta sokmayıp çıplak tahta kullanmakta ısrarlı olmuşsam, numaralarken de benzer bir özeni göstermeliydim. Tahtakale sokaklarını arşınladım. Mercan'da pirinçten numaralar üretilip satıldığını öğrendim. Ancak benim raflarımın kalınlığı 1,8 cm. Oysa var olan numaraların ölçüleri 2 cm'den başlıyor. Yani raflara yine pirinç çivilerle çakacağım numaralar tahtadan 2 mm taşacak ve tabii kitap alıp koyarken elime takılıp duracak.

Sonunda adamın biri “Abi, sen kaç numara istiyorsan söyle, o ebatlarda üretiriz senin için” dedi. Rahatlayıp atölyeme döndüm.

Masama oturup, yazmayı planladığım her bir kitap projem için ayırdığım kutulara baktım. Ne kadar çoktu ve ben onları yazacağıma raflarımın pirinç numaralarıyla uğraşıyordum. Bu ne kadar akılcıydı? Bu soruyu kendime sorduğumda zihnim beni geçmişe taşıdı.

İlkokul ikinci sınıftayım. Kış. Soba yanıyor. Babam sobanın yanına oturmuş, ben de yerde halının üstünde resim yapıyorum. Elimde bakkaldan alınmış berbat bir fırça (evet bizim çocukluğumuzda bakkallarda az buçuk kırtasiye ürünü de satılırdı). Fırçayı hızlı hızlı kâğıda sürüyorum. Neden hızlı sürdüğümü bilmiyorum, sanırım babama “ne yaptığını bilen” havası atıyorum. Tabii fırçam kontrolsuz bir biçimde boyamak istediğim alanın dışına taşıyor. Sonuçtan hiç hoşnut değilim. Yüzüm buruşuyor. Babam eğilip bakıyor benim hızlı hızlı boyama tekniğime. Diyor ki:

“Oğlum acelen ne?”

Tüm eğitim hayatım boyunca babamın benim eğitimimle ilgili söylediği iki cümleden biri budur. “Acelen ne?” *

Acelem neydi? Cevap veremedim. Ne acelem olabilirdi? Anlatmak istediğim şey o günden sonra nasıl resim yaptığım değil ama söyleyeyim: Acelesiz yaptığım resimler çok daha güzel oldu ve hatta öğretmenim bazı yarışmalara bile gönderdi.

Asıl anlatmak istediğim şey, 60 yaşımda ve o raflarımın ve yazmayı planladığım bir sürü kitabımın ortasında tek başıma pirinç raf numaraları üzerine kafa yorarken içimden “hey, geç kalıyorsun, hadi hadi hadi, bırak rafı mafı...” diyerek beni dürtüp duran vicdan azabını “Oğlum acelen ne?” diyerek susturacak bir babayı da kaybedeli çok geçmemişti.

Artık babam da yok, acelem de…

Raf bölmelerinin tamamının kaç adet numara gerektireceğini öğrenir öğrenmez aynı adama gidip istediğim ölçü ve sayıda pirinç numara yaptıracağım ve bu sorunum çözülmüş olacak. Belki birkaç raf daha yapmam da gerekecek ama içimde birikip duran ve kutulayıp karşıma dizdiğim
“yazılmamış kitaplarım” her şeyden bağımsız olarak ve kendi zamanlarını kendilerini tayin ederek ortaya çıkacaklar.

İşte varmak istediğim yer de bu... Yazarlığın kendi işleyiş zamanı var. Kendi hayatı var.

Kırmızıfare Dergisi'ni çıkarırken her sayıda nasıl oluyorsa bir sayfa boş kalırdı. O sayfayı doldurmak için aceleyle yazdığım kısa öyküler Onu Seviyorum adlı kitabımı ortaya çıkardı. Sayfa sadece tek bir sayfaydı ve son derece ekonomik davranmak zorundaydım. Lafı uzatmak, gevelemek, edebiyat paralamak gibi bir şansım yoktu. En az sözle anlatmak zorundaydım. O yüzden o öyküleri daha fazla kısaltamazsınız. Yeterince silkelenmiş ve gevşek taneleri dökülmüş bir üzüm salkımı gibidirler.

Herkes böyle mi yazmalıdır? Hem evet hem hayır. Bir yanıyla bu bir üslup tercihi olarak görülebilir. Her yazar “ekonomik” olmak zorunda değil.

Yazarlığımızın nerelerden geldiği sorulur ya, örneğin benim vahşi utangaçlığım yazma üslubumu doğrudan etkilemiştir diye düşünürüm. Birine bir şey söylemem gerekiyor ama konuşmaya bile utanıyorum. O zaman o konuşma süresi minimum süre olmalı. Yani sözümü en kısa sürede söyleyip kendi alanıma geri dönmeliyim. Bu da sizi sözcük seçiminde son derece ekonomik ve verimli bir hale getiriyor. Benzerleri arasından amaca en uygun, nüanslarla başka yerlere gitmeye izin vermeyen, yani konuşma süresini gereksiz yere uzatmayacak sözcüğü, sözcükleri seçiyorsunuz. Bu da giderek bir yazma üslubuna dönüşmüş olabilir.

Çekingenlik veya utangaçlık gibi mizaç özellikleri insanları değerlendirirken çok da yanıltıcı yargılara yol açabiliyor. Hatta insan kendisini bile yanlış tanıyabiliyor.

Hani macera romanlarında haydutlarla mücadele eden kahramana hayranlık duyarız da “Vay be!” deriz. “Ne cesur!” Ben çok cesur biri sayılmam. Kavgadan dövüşten ürkerim. Bu tür “etkinliklerimin” sayısı üçü geçmemiştir. Macera kitaplarımda da kahramanlarım hiç dövüşmez.

Ancak cesurdurlar.

Ortaokul yıllarında babam babaannemi diz ağrıları nedeniyle Gönen kaplıcaları yakınlarında bir pansiyona yerleştirdi ve beni de bir haftalığına ona eşlik etmem için birlikte götürüp bıraktı.

Pansiyon sahibi Ali amca bahçesinde yetiştirdiği elmaları kapının önündeki bir tezgâhta gelen geçene satıyordu. Babaannem öğle uykusundayken ben de Ali amcayla tezgâha dikilip elma satmayı öğreniyordum. Ancak, bir ara öğrenmeyi bırakıp Ali amcaya satış “öğretmeye” kalktım ve bütün elmaları tezgâhın üzerine çürük yerleri önden görünmeyecek şekilde dizdim. Gerçekten de karşıdan bakıldığında bütün elmalar cillop gibiydi.

Asıl anlatacağım bu değil aslında ama Ali amca bana önemli bir ders vermiş oldu. Çürük yerleri gizlenerek dizilmiş elmalara bakıp “Vay istanbullu, sen neler biliyorsun öyle” dedi. Sonra da elleriyle elmaları dağıttı ve eski haline getirdi. “Çürüğümüz çarığımız neyse bilsinler” dedi. “Kimseyi aldatmak yok.”

Kapitalizmin geldiği noktada bugün için son derece “zamansız” (anakronik) gelebilir bu tutum ama Ali amcanın bana verdiği bu ders hayatım boyunca aklımdan çıkmadı.

Bir gün işte bu Ali amcanın bahçesinden benden çok büyük iki üç çocuk ayva çaldı. Ali amca arkalarından bağırdı. Çocuklar kaçmaya başladılar. Ben de havaya girip “Heeeyt!” diye bağırdım ve bağırmakla yetinmeyip peşlerine düştüm.

Düşünün, durup geri gelseler ve “Ne var lan!” deseler halim harap. Ama herhalde beni tam olarak görmediler veya hırsızlık yapmış oldukları için efelenmek hakça gelmedi, bilmiyorum ama kaçmaya devam ettiler. Ben de peşlerinden... Onlar kaçıyor ben kovalıyorum. Bugün hâlâ düşünüp düşünüp o anki güdümün ne olduğunu bulmakta güçlük çekiyorum. Kaçmayı bıraksalar ne yapacağım? Benden büyük köylü çocukları, bense çelimsiz bir İstanbul çocuğu...

Ama peşlerini bırakmadım. Onlar da herhalde biraz da şaşkınlıkla kaçmaya devam ettiler. Gönen'in kim bilir nerelerine geldik. Tanımadığım, bilmediğim yerler. Kapılarının önünde oturmuş kadınlar yün örüyorlar. Onlara sordum “Burdan üç çocuk geçti mi?” İnanılmaz bir ısrar ve inat... Hele benim gibi çekingen ve utangaç biri için... Ne yapacağım ki onlara? Dövecek miyim ayva çaldılar diye?

Varmak istediğim yer şu:

İnsan mizacı tuhaf. Kimin hangi koşullarda cesur veya korkak olabileceğine karar veremiyorsunuz. O yaptığım şey aptalca da olsa biraz kitaplardaki veya filmlerdeki “kahraman” tavrı. Ama bana yakışmıyor. Kimliğime uymuyor. Beni tanıyan birilerine anlatsam yalan der. İşte bu yüzden de şaşırtıcı ve ilginç.

Süper kahramanların ikili kimliklerinin olmasının nedeni de bu zaten. Dövüşken, iri kıyım ve adaleli biri süper kahraman olmuyor...

Sonra ne oldu derseniz, çocukları bulamadım. Yani iyi ki bulamamışım. Ama yolumu kaybettim. Karayoluna çıktım. Ne adres biliyorum ne bir şey. Kaplıcaları filan sorarak yolumu bulmuşum anlaşılan.

3
süper kahraman!

Bütün bunları yaptıran şey neydi? Bunu niye anlattım?

Yazarlıklarımızın nerelerden kaynaklandığını her zaman bilemiyoruz. Herkes için konuşamam ama biraz doğuştan, yani beynin yapısıyla ilgili ve biraz da hayatla ilgili marazi bir şeylerin yazarlığa yol açtığını düşünüyorum.

Hani az önce dedim ya, en az sözle anlatmaya çalışıyorum diye. İşte size bir örnek, bu benim en kısa romanımdır aynı zamanda:

“Bir gün annem beni elimden tutup anneme götürdü...”

Evet, öyle oldu. Çamurlu Kanarya sokaklarında elimden sımsıkı tutmuş olan anneme “Sen annem değil misin?” dedim. “Hayır” dedi.

İlkokul birinci sınıf. Komşunun evinde gördüm annemi. Dört yaşındayken ayrılmışlar babamla ve ben beynimin derinliklerinde onu kaybetmişim. O beynimin nasıl bir kompozisyonla ve hangi kimyasallarla nasıl oluştuğunu bilme imkânım yok ama komşunun evindeki annemin ve teyzelerimin çığlık çığlığa ağlaşarak beni salya sümük gözyaşlarıyla ıslattığı o anda, cebime sokuşturdukları margarin bazlı bakkal çikolatasını ne zaman yiyeceğimden başka bir kaygım yoktu.

Nasıl ki tam da dört yaşımdayken babam beni Bursa sokaklarında Tenten serüvenlerinden çıkıp gelmiş bir arabayla usul usul sokulup teyzelerimin elinden koparıp kaçırdığı ilk saniyede arabanın arkasından bağırışarak koşan teyzelerimi bile fark etmeksizin babamın yakasındaki rozetle oynamaya başlamak dışında bir kaygım olmadıysa.

yurdanur1
annem ve babam

Şimdi bütün bunların bende nelere yol açtığını bilemiyorum ama hiçbir etki yapmamış olma ihtimali herhalde yoktur. Çocukluğumuzun bugünümüzü, yaptıklarımızı, yapamadıklarımızı nasıl etkilediğini çoğu zaman ölçüp biçemiyoruz.

Karşıyaka'daki evle iskele arası çok yakındı ve evden vapurun sesini duyduğumuzda çıksak yetişebilirdik. Yol üzerinde bir gazete bayiinde gördüğüm Miki cildini (Mickey filan değil, Miki’ydi adı) okşayıp babamın almasını beklemiştim ama galiba iki buçuk liraydı ve galiba babam için çok paraydı. Aklım yıllarca o ciltte kaldıydı.

Sonraları Kanarya'da bir tepede babamın kendi elleriyle yaptığı ve bütün aile tuğla taşıdığımız evimizde yaşarken çarşamba günleri babamın işten gelişini merakla gözlerdim. Babamın ufukta önce kafası belirirdi. Sonra omuzları, kolları... Ben elini görmek isterdim. Çünkü elindeeee. O da uzaktan beni görürdü ve müjdeyi yukarı kaldırıp sallardı: Miki dergisi!

Sonraları epey birikti o dergiler. Amcamın oğluyla en çok oynadığımız oyun çok basitti. Önce o dergi satıcısı olurdu. Halının üstüne dizip beklerdi. Ben de salına salına müşteri gibi gelir ve tek tek inceler sonra bayramdan kalan harçlıklarımı uzatıp satın alırdım. Tüm dergiler bana, paralar da ona geçene kadar oyun sürer, sonra rolleri değişirdik; ben satıcı olurdum. Olaylar gelişirdi. Yani yazarlığımın olmasa bile yayımcılığımın tarihi epey eski. Belki Kırmızıfare de buralardan çıkıp gelmiştir.

Evimizin hemen önündeki teneke ev bizde heyecan ve merak uyandırırdı. Teneke ev derdik çünkü ahşap üstüne teneke levhalarla kaplıydı. Sahipleri Ermeni bir babayla adları Zaruhi ve Duruhi olan iki güzel kızdı. Güzel olduklarını sonradan bir fotoğrafta gördüm, küçükken farkında değildim.

zaruhi? duruhi?012
Fotoğraf: Üvey annem (beni anneme götüren) Emine (üstte), Duruhi (solda), Ferhunde ve Feridun (kuzenler)

Sonradan öğrendiğim bir başka şey de şuydu: Muhtemelen bu aile 6-7 Eylül olaylarından kaçıp buraya yerleşmişlerdi ve birkaç yıl sonra kaybolup gittiler. Bu teneke ev bizim oyun alanlarımızdan biriydi. Tepesine tırmanmak aramızda bir beceri sergileme vesilesiydi. Yani kitaplarımdan birinde neredeyse baş rolü oynayan bu teneke ev gerçekti.

Yine kitaplarımda adı geçen Orhan amcanın da aslında Ermeni olduğunu ve adının Onnik olduğunu annem sonradan söylemişti. Aynı mahallede başka -adını değiştirmiş- Ermenilerin de olduğunu sanıyorum.

Çocukluğum sokakta geçti. Çoğunlukla Trakya göçmenlerinden oluşan nüfus trencilik yapardı, yani TCDD'de çalışırdı ve ilkokula başlamadan önceki yıllarda elektrik yoktu. Akşamları benim görevim önceki akşamdan islenmiş olan lamba şişesini (öyle denirdi) temizlemekti. İçine bir bez tıkarsınız, bir çıtayla ileri geri çevirip temizlersiniz.

Radyo önemliydi ve haftada bir radyo tiyatrosunu ve bir de çocuk saatini izlerdik. En çok da reklamları dinlemeyi severdik. “Jobla traş zevkle traş!”

Bazı akşamlar annem ve babam “manisi olmayan” bir komşuya gider, o sırada bizimle üvey annemin yeğeni Nedret abla ilgilenirdi. İlgilenmek için bulduğu yöntem ise harikaydı: Hayat mecmuasının her sayısında tek sayfalık bir öykü olurdu. Nedret abla gaz lambasının titrek ışığı altında, hâlâ belleğimdeki yumuşacık sesiyle bu öyküyü tane tane okurdu bana ve kardeşime. Yıllar sonra bir gün kızı “bir yazarla röportaj” ödevi için bana telefonda “Okumayı sevmenizi kime borçlusunuz?” diye sorduğunda “Annene” dediğimde çok şaşırmıştı ama doğruydu.

Sokakta yalınayak koşar oynardık. Arada ayağımıza cam batardı ve çıkarıp oynamaya devam ederdik. Kanaması durmazsa sigara izmariti bulup içindeki az kalmış tütünü (filtreli sigara pek bulunmazdı) yaraya basardık.

En sevdiğimiz oyunlardan biri yeni yapılan inşaat duvarlarından aşağıdaki kumun içine atlamak ya da incecik duvarın üstünde denge yürüyüşü yapmaktı.

Bir gün mahalleye bir adam geldi. Küçücük bir taburesi, bir açılır kapanır sehpası ve bir çantası vardı. Taburesine oturup çantasından çıkardığı şeyleri sehpanın üzerine sıraladı. Gözlerimiz yerinden oynadı. Hayatımızda gördüğümüz en güzel şeylerdi. Macundan (veya hamurdan) yapılmış bir leylek, bir aslan, bir papağan, bir çiçek...

Bu benim sanatla ve bir sanatçıyla ilk karşılaşmam oldu.

O adam kimdi? Böyle bir şey yaparak para kazanmaya nasıl karar vermişti? İçindeki hangi dürtü, hangi eğilim, hangi yetenek o yıllarda onu böyle bir şeyler üreterek yollara düşmeye itmişti? Kim onu yönlendirmişti? Hangi “takı kursu”na, hangi “bireysel gelişim semineri”ne, hangi psikoloğa yolu düşmüştü?

Kimi yumurta karşılığı kimi de evden para kopartarak o minik biblolardan almıştık. Ama eminim ne ben ne de o gün orada olan arkadaşlarım o Fellini filmlerinden veya Marquez romanlarından fırlamış olan adamı unutabildik.

Dediğim gibi, yaşantılarımızın hangileri beynimizin nerelerini nasıl etkiliyor bilemiyoruz.

O adam herhalde yaşamıyordur artık. Dondurmacı Yetiş de öyle. Evet, dondurmacının adı Yetiş'ti. Arada Migros arabasının kendine özgü melodisini, bir de Yetiş'in “Dondurmam kaymak” bağırışını duyar sokağa fırlardık. Migros deterjan, peynir filan satardı. Bir de kalaycılar gelirdi. Evimizin önüne çukur kazıp ocaklarını yerleştirirler, konu komşuyu dolaşıp bakır kapları toplarlar ve akşama kadar hepsini kalaylayıp teslim ederlerdi. Ocaklarının elle döndürüldüğünde hava üfleyen bir körüğü vardı ve kolu çevirdiklerinde harlanan ateşten kıvılcımlar biz seyircilerin yüzünü yalardı. Sonra yemek molası verirler ve bir gazete kâğıdına kurdukları “sofralarında” zeytin ekmeklerine öyle iştahla “yumulurlardı” ki hepimiz anında acıkır ve salçalı ya da sana yağlı ekmek almaya (ya da onlardan özenerek bir elimize ekmek parçası öteki elimize de kuru zeytinleri doldurmaya) eve koşardık. Kimimiz de ekmek dilimini bahçedeki çeşmeden ıslatıp üstüne toz şeker serperdi.

Yazmanın, yazarlığın geçmişimizle, özellikle de çocukluğumuzla tarif edilmesi güç bazı bağları var ve hiçbir zaman bizi yazar yapan o “tek bir şeyi” bulup işaret etmek mümkün değil.

Yarımburgaz mağaraları, (ki sonradan İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı tarafından koruma altına alındı ve girmek yasaklandı çünkü en eski tarih öncesi yerleşim bölgelerinden biri olduğu ortaya çıktı) çocukluğumuzun oyun alanlarından biriydi.

Bisikletimin fenerini söküp pil taktım ve birkaç arkadaş mağaraya daldık. Yaklaşık 500 metre uzunluğu var. Sonuç, fenerin ışığı bitti ve kör karanlıkta kalakaldık. Eve döndüğümüzde çoktan gece olmuştu.

Bu mağara da yine kitaplarımdaki yerini aldı.

İnsanı en çok geliştiren şeyin macera olduğunu düşünüyorum. O mağara da maceraydı, o Ali amcanın ayvalarını çalanların peşine düşmem de... Bir gün babama “Küçükçekmece Gölü'nün çevresini yürüyerek dolaşmak istiyorum” dediğimde “Neden ki?” diye sormuştu.

Cevap verememiştim. Şimdi verebiliyorum. “Macera olsun diye.”

Evet, bu doğru cevap.

Beni üniversite yıllarında mağara dehlizlerine, Orinoco Irmağı'ndaki (Venezuela) bir kanoya veya daha birkaç ay önce Bavyera Alplerindeki ormanlara atan da hep aynı şey.

Ancak macera sadece coğrafi olarak da yaşanan bir şey değil.

1980 yılında Boğaziçi Makine diplomasını bırakıp çocuk kitabı yazarı olmaya kalkmak da, Mavibulut'u kurmak da, Kırmızıfare'yi çıkarmak da hepsi maceraydı.

Ve bütün maceralar gibi, bana çok şey öğretti...
-------
* İkincisi lisedeydi. Sınav öncesi endişemi fark ettiğinde söylediği ve hayatımın çeşitli evrelerinde aklıma gelen söz şu oldu: “Nerede zayıfsan onun üstüne git!”
TOP