Yayımlanmak...

Yayımlanmak isteriz. Kitabımızın çıkmasını isteriz. Bir kitabın üstünde “Yazan: Ben” ibaresini görmek isteriz. Bu bizi mutlu eder. Gururlandırır. Her ne kadar “Kendim için yazıyorum!” demek hoşumuza giderse de, en muzip olanımız da Borges’in yanıtını verebilir: “Yayımlıyorum, çünkü sonsuza dek müsveddeler üzerinde uğraşmak istemiyorum.”

Ünlü olmak tabii ki çok kolaydır, aradığınız “ün”ün niteliğine bağlı olarak. Taksim meydanında çıplak bir koşu tutturun, o akşam “ünlü”sünüz. Bazı ülkelerde “ünlü” olmak tekin değildir, hele yazarlar için, bakınız Türkiye tarihi.

Yazarların ünlülüğü tuhaftır; öyle şarkıcılar gibi sokakta parmakla gösterilmezsiniz, kimse tanımaz sizi. Ama şarkıcılar her tür akılsızlıklarıyla şirinleştiği halde, yazarın yıllarca aklını zorlayarak ürettiği her şeyin bir “akıllı ol!” tenbihiyle sindiriliverileceği sanılır.

Çocuk yazarının ünlülüğü bu kadar tehlikeli olmayabilir; zaten “çocukça işler”le uğraştığı varsayıldığından “tehlike” olarak görülmezler; dolayısıyla da “akıllı ol!” diye uyarılmaları da gerekmez. Zaten, (Kemalettin Tuğcu dışında) toplumun bir bölümünü, ya da çocuklar adına yetişkinlerin bir bölümünü rahatsız eden bir çocuk yazarı da çıkmamıştır Türkiye’de, diyelim bir ara aforoz edilen Roald Dahl gibilerden...

Yani, çocuk yazarı pek de kaale alınmadığından, ve bir süre daha kaale alınmayacağından, öteki yazarlara göre nisbi bir özgürlük alanı elde etmiştir kendine. Kaale alınmayan, “ün”ü ile tedirgin etmeyen ve tedirgin olmayan, daha “kendi halinde” yaşama ve var olma şansına sahip, yetişkinler (buna öteki çocuk yazarları da dahil) çocuk kitabı okumadığı için de eleştiriden muaf ve bunun çok doğal bir sonucu olarak da yıllarca berbat şeyler yazdığı halde “ün” elde edebilen bir varlıktır çocuk yazarı...

Çocuk yazarı olmak ve aynı anda ünlü olmak peşindeyseniz, duruma bu perspektiften bakmanızı öneririm. Ve tabii, lafı havada bırakmayı sevmem: Eğer ün diye bir şeyin bir hazzı varsa ve bu hazdan çocuk yazarının da tatma hakkı varsa, bunun tek yolunun iyi yazmaktan geçtiğini belirtelim. Buradaki “iyi yazmak” edebi niteliği yüksek olmakla sınırlı değil tabii. Okurunu “yakalamak”la da ilgili.

Yayımlanmak yalnızca ün arayışı değil tabii. Çok çok dibine inerseniz, pekala hepimizin içlerindeki “aferin alma” tutkusuna vardırıp hepimizi utandırabilirim. Evet, aramızda yabancı yok, itiraf edelim; beğenilmek hepimizi ilgilendiriyor. Yazdığımız “komik” bir şeyi okuduğunda arkadaşımızın attığı kahkahanın peşindeyiz hepimiz. Ama iş, arkadaşımıza okutmanın biraz daha ötesine gidince karşımıza çıkan eylemin adı yayımlanmak...

Yayımlanmak için ne yapmalıyız?
Şu ana kadar, çocuklar için yazmanın en masum tekniklerinden, en kaşarlanmış ipuçlarına kadar çok şey konuştuk. Ve sonunda kitabımız elimizde ve yayımlanmak istiyoruz. İşte tüyolar:

1. Yazdığınızı okutun.
Arkadaşlarınıza okutun. Eşinize, sevgilinize, annenize, babanıza, kapıcının çocuklarına ve hatta kapıcının kendisine. Söyledikleri her şeyi not edin, en ipe sapa gelmez sandıklarınızı bile. Siz okurken onları duraksatan, gülümseten, irkilten, tedirgin eden, mutlu eden, alınlarını kırıştıran..vb her şey sizin için önemlidir. Bir anahtar: Diyelim, siz okurken bir yerini anlamadıklarını söylediler ve siz de açıklamanızı yapıp devam ettiniz. Buraya mim koyun. Açıklamanız yeterli gelince, “Haaa, tamam, şimdi anladım” diyeceklerdir. Doğrudur da, ama unutmayın, bütün okurlarınıza siz açıklama yapmayacaksınız. Yapmanız gereken şey açıklama gerektiren bulanıklığı ortadan kaldırmaktır.
Yazdıklarınızı çocuklara okuturken, çok bildik bir klişeden kendinizi koruyun: “Ay çocuklar çok dürüstler! Çok içtenler!”
Hayır, çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi çoğu kez neyi duymak istediğinizi anlarlar ve bir güzel yanıltırlar sizi. Hele o öyküyü dinledikten sonra dondurma yiyeceklerse, ya da parka gideceklerse, bu süreci hızlandırmak için taktik cevaplar verirler, ya da yalan söylerler.
Çocuklardan hiç mi yararlanamayız? Tabii ki yararlanırız, ama sadece olumsuz değerlendirmelerinden. Beğendiklerini söylerken değil, beğenmediklerini söylerken daha dürüsttürler. “Öykünü beğendim ve anladım!” diyorsa kuşku duyun. Ama “Hiçbir şey anlamadım!” diyorsa öykünün başına yeniden oturun, tabii yaş grubu hatası yapmıyorsanız. Yani 12 yaşındaki çocuğun anlayacağı bir öyküyü 6 yaşında çocuğa okumadıysanız.

2. Yazdığınızı ezberlemeyin.
Yazdığınız metni defalarca okuduğunuzda hatalarınızı ezberlersiniz ve sevmeye başlarsınız. Çirkin bir söyleyiş, sırf ezberinize yerleştiği için doğru gibi gelmeye başlar. Bundan korunmanın yolu kendi metninizi okurken duraksayarak ve “düşünce ile” okumaktır. Yani, metnin “ses”ini beynimize kaydetmeden, anlamsal olarak sorgulayarak okumak. Gerçekten kendinizi ve metninizi “tamam” hissedince banyoda istediğiniz kadar yüksek sesle okuyabilir, hatta ezberleyebilirsiniz.

3. Ayıklayın
Metninizi elinize alıp “silkeleyin,” fazlalıklar dökülsün. Varsayın ki uzun bir yola çıkacak metniniz, bir zümrüdüankanın bacağına bağlanarak. Ve zümrüdüanka yalvarıyor size: “Ne olur! Yalnızca gerekli olanlar kalsın, ötesini taşıtma bana...”
Ayıklayın. “Bu söylediğimi daha az sözcükle nasıl söylerim?” sorusunu sorun kendinize hep. Lafı dolandırmayın, yüklemeyin, giydirmeyin, süslemeyin, donatmayın, takılar takmayın... Neyse sözünüz onu söyleyin, fazlasını atın. “Edebiyat yapmaya” çalışmayın! Söyleyecek sözü, anlatacak öyküsü olmayanların başvurduğu bir yoldur bu. (İyi) editörleri sıkar, (iyi bir yayınevinde) yayımlanma şansını da azaltır.

4. Resimlemeyi yayınevine bırakın
Eğer kitabınızı bir çizerle çok özel bir işbirliği içinde üretmediyseniz, resimleme konusunu yayınevine bırakın. Size çok güzel gibi gelen resimler hiç de profesyonelce olmayabilir ve metninizin algılanmasında olumsuzluk yaratabilir. Ancak, tabii ki kitabınızı kimin nasıl resimleyeceğine ilişkin olarak sizin de beğeni ölçütleriniz dikkate alınsın.

5. Yayınevinin yayımladığı başka kitapları inceleyin
Nasıl kitaplar yayımlıyor? Estetik nitelikleri size uygun mu? Kitabınızın o kitaplar arasında yer almasını istiyor musunuz? Öyle bir yayın portföyü içinde olmak, o yayınevinin kataloğunda yer almak, o yayınevinin standında oturup kitap imzalamak istiyor musunuz? Evlenmek gibidir bu ilişki; unutmayın, karınızın ya da kocanızın bir “ailesi” var, onlarla da evleniyorsunuz. (Bakın uyarmadı, demeyin!)

6. Sözleşmeyi iyi okuyun
Evet, bir sözleşmeniz olsun ve koşullarını tam olarak anlayın. Bir örneğini alıp bilenlere inceletin. Sözleşmenin süresi, ödeme koşulları, kitabınız üzerindeki hakların kullanımı... Hepsi yazılı olsun. En önemli nokta: Sözleşmenin bir bitiş süresi olsun.

7. İyi bir yayınevi seçin ve ona güvenin
Baştan seçiminizi iyi yapın. Sözleşmeler sizi korumaz. Sözleşmeler genellikle avukatlara para kazandırmaya yarar. Gerçek sözleşme “söz”dür. Adı üstünde “sözleşme”, “yazılaşma” değil. Dürüst insanlarla, sözü senet olan insanlarla girilen ilişkiler en sağlam sözleşmelerden daha sağlamdır. Onlarla çalışın, ama yine sözleşmenizi yapın, çünkü yayınevi el değiştirebilir, güvendiğiniz editör oradan ayrılabilir, kafayı yiyebilir, ölebilir...vb...
Yayınevinize güvenin. Onun size sunduğu satış rakamlarını veri alın, sağdan soldan size gelen “dolduruşları” değil.

8. Kitabınızı izleyin
Yayınevlerinin çok kitabı vardır. Her biriyle ilgilenmek zorundadır. Kitabınızın yolculuğunu siz izleyin. Tanıtım için kimlere yollanmış, kimlerle konuşulmuş... Bunları öğrenin, ama yayınevini haşlayarak değil, işbirliği yaparak yapın bunu. Ama yardımcı olun tabii. İncitmeden işbirliği yapabilmek mucizedir. Bunu başarın.

9. Kitabınızı satmayın
Yayımcınızdan kitap satın alıp kendiniz satmaya kalkmayın. Siz yazarsınız, kitapçı değil. Yayımcınızın size verdiği tanıtım kopyalarını gönlünüze göre imzalayıp eşe dosta dağıtın, ama çantanıza kitap doldurup okullara kitap satmaya gitmeyin. Evinizde yeni kitabınızı yazın. Sizin işiniz bu.

10. Kitabınızı notere onaylatmayın
Çocuk yayımcılığı alanında gerçekten devrim yaratabilecek bir şey üretmediyseniz, filanca hop hop tavşanın ormanda kayboluşunu konu alan öykünüzü incelenmek üzere yayınevine yollarken notere onaylatmaya kalkmayın. Binlerce var aynısından, gülünç olmayın. Kendinize “cevher” muamelesi yaparak kendinizi harcamayın. Yayımcınız sizin “muhteşem” öykünüzü alıp kendi adıyla yayımlamaz, merak etmeyin. Ola ki böyle “absürd” bir durum gerçekten oldu, bırakın olsun, yazar siz değil misiniz, yenisini yazarsınız. Yazdığınız ve notere onaylattığınız üç tane öyküyle sınırlıysanız zaten, buyrun sizi takı kursuna veya ahşap boyama kursuna alalım.
Çocuk yazarının noteri çocuklar olacaktır, unutmayın.

11. Korsanlar sizin eve pek gelmez
Sağda solda, “Benim kitabımın korsanı çıkmış!” diye “çok satan yazar” havası atmaya kalkmayın. Sizin kitabınızın korsan baskısını hiçbir aklı başında adam yapmaz. Çocuk kitabının korsanının yapılması çok çok sıra dışıdır. Korsan için çok satış ve yüksek fiyat gerekir ki, korsanlığa değsin. Harry Potter bile Türkiye’de bu kategoriye giremedi. O bile beklendiği kadar çok satamadı ve fiyat indirerek tüketmeye çalıştılar.

12. “Ahlaksız teklif” yapmayın
Yayınevine kitabınızı sunarken, ille de yayımlanmasını sağlamak için, “Ben telif ücreti almayacağım, yeter ki basın!” türünden sözler söylemeyin. Bir kere matematiksel bir mantığı yok. Deseniz ki, “Kâğıt ve baskı parası benden!” hah o zaman düşünürüz (!), ama telif ücreti “kötü yola sapmayı” gerektirecek kadar büyük bir para olmuyor genellikle. İyi bir yayınevine destek olmak isteyebilirsiniz. Telif ücretinden feragat etmeyi de isteyebileceğiniz bir durum olabilir. Örneğin çok güvendiğiniz bir dostunuz yepyeni bir yayınevi kuruyordur ve her tür desteğe ihtiyacı vardır. Hatta kitabınızın basımına katkıda bile bulunabilirsiniz. Ancak bütün bunlar olurken “parasal diyaloglar” ile “editoryal diyaloglar”ın özenle birbirinden ayrı tutulması gerekir, ki bu imkânsız denmeyi hak edecek kadar zordur.
Sonuç olarak, kitabınızın “basılmaya değer” olduğuna ilişkin kararı “parasal kaygılar” belirlememelidir.

13. Kapris yapmayın
Yayımcılık ülkemizde zordur. Kazancı düşük bir iştir. Emek-yoğundur ve nankör bir alandır. Yazar olarak belli bir saygı görmek, el üstünde tutulmak hakkınızdır. Yazar yayınevinin arabasını çeken bir at gibidir. Yayınevi yazarına iyi bakarsa yazar da yayınevi arabasını iyi çeker.
Bir yere imza gününe çağrıldığınızda yayımcınız size sahip çıkmalı, gittiğiniz yerde hak ettiğiniz inceliklerle karşılanmanızı sağlamalıdır. Ancak ölçüyü şaşırmayın. Kırmızı halı her yerde bulunmuyor. Başka bir kente gittiğinizde size ayrılan otelin süit kral dairesinde süt banyosu bulunmayabiliyor.
Sizi davet eden Türkçe öğretmeninin evindeki çiçekli yorgan çok daha sıcak tutar, inanın.

14. Yayımcınızı başkalarına çekiştirmeyin
Yayımcınızla anlaşamadığınız noktalar ortaya çıkabilir. Kitabınızı iyi dağıtmadığını düşünüyorsunuzdur. Bunu önce yayımcınızla konuşup nedenini anlamaya çalışın. Kolay cevabı benimsemeyin: “Dağıtmıyorlar!”
Bir yayımcının en çok istediği şey kitaplarını satmak, bunun için de iyi dağıtmaktır. Bunu sizden daha çok ister, çünkü buna mecburdur. Kâğıtçıya, matbaaya para ödeyecek. Satsın ki ödesin. Yayımcının kitabınızı dağıtmama özgürlüğü ve lüksü yoktur. Yayımcınızdan mahalle bakkalına kitabınızı vermesini beklemeyin, parasını alamayacağı yere kitap veremez. Bu nedenle, eğer kitabınızın piyasada bulunmamasıyla ilgili bir sorununuz varsa, bunu önce yayımcınızla konuşun. Eşe dosta inanmayın; onlar sizi üzmemek için yalan söylerler: “Valla kitapçıda baktım yoktu!” En iyi niyetlisi bile büyük olasılıkla iskeledeki dergi standını kastediyordur. Dolduruşa gelip yayımcınızı harcamayın. Peki hiç mi ilgilenmeyeceksiniz? Hayır, pekala yardım edebilirsiniz. İyi bir kitapçı gördünüz, girin kendinizi tanıtıp konuşun. Kitabınızın orada da satılabilmesi için hangi dağıtım kanallarına vermeniz gerektiğini öğrenin ve bu bilgiyi yayımcınıza iletin. “Orayı biliyoruz, ama para ödemedikleri için kitap vermiyoruz” gibilerden bir cevaba da hazırlıklı olun.

15. Reddedilen siz değilsiniz
Yayınevi kitabınızı basmayı reddedebilir. Bu sizi üzebilir. Ama bunu olgun karşılayın. Nedenini sorabilirsiniz. Dostça ve güleryüzle yapılan bir sohbet içersinde, belki de öğreneceğiniz ve bir sonraki başvurunuzda dikkat etmeniz gereken şeyleri fark edebilirsiniz.
Ancak en önemli ayrıntı şudur: Reddedilen siz değilsiniz, kitabınız!
Sakın küsmeyin. Sizi reddeden yayınevini aşağılamayın. “Beni anlamadılar!” demeyin. Anlamayacaklarını düşünüyorsanız zaten en başta oraya gitmemeliydiniz. Yayımlanabilmek için metin üzerinde neler yapmanız gerektiğini anlamaya çalışın. Karşınızda yüzlerce binlerce metin okumuş biri var; bu sizin için bir şanstır. Beğeni ölçütleriniz uyuşmayabilir, aynı fikirde olmayabilirsiniz, ama unutmayın, okurlarınız da sizden başka başka insanlar olacak.

16. Yayınevlerini kapıştırmayın
Bir metni aynı anda birkaç yayınevine veriyorsanız, ki bunu yapmayın, her iki tarafın da bundan haberi olması iyi olur. Ama en iyisi, bir yayınevinde makul inceleme süresince bırakıp sonra başka bir yayınevine vermektir. Aynı metni farklı isimlerle veya biraz değiştirerek (örneğin aynı kitabı, birinin kahramanı kız ötekininki erkek olarak iki ayrı kitapmış gibi, evet, bunu yapan var, evet evet, Türkiye’de!) farklı yayınevlerine sunmak gibi “alaturka” kurnazlıklar yazarlığa yakışmaz.

17. Yazarlık parkurunda yalnız koşulur
Zaman zaman “bir araya gelelim, birlikte yazalım, voltranı oluşturalım!” türünden sevimli öneriler içimizi ısıtsa da, yazarlığın parkurunda hep yalnız oluruz. Bu parkurda birlikte koşulmaz.
Bu sözlerim, yazdıklarımızı birbirimize okuyup eleştirmeyi ortadan kaldırmaz tabii ama... Yazarken yalnızsınız, unutmayın...

18. Havaya girmeyin
Kitabınız yayımlandı diyelim. Hemen aynaya koşun. Kimi görüyorsunuz? Aynı kişiyi değil mi? Tabii ki. Siz yine sizsiniz; değişmediniz. Tamam, sevindiniz, gurur duydunuz; bütün bunlar hakkınız ama aynada bambaşka ve yepyeni biri yok. Kitabınız çıktı diye birden “ulu bilge”ye dönüşmediniz. O son kaşı kaldırmaya gerek yok.



(Ekim 2007 / “Çocuklar İçin Yazmak” semineri ders notlarından…)

TOP